Seçimler ve bir kez daha Türkiye solu ve HDP üzerine

Gezi sürecinin ardından Türkiye solundaki sağa kayış yerel seçim sürecinde ve sonrasında da ivmesini korumakta.

Bir yandan CHP’nin MHP tabanına yönelik adaylar çıkarması ve AKP’nin çöküşü ile gündeme gelen, bir bütün olarak devletin organlarının çöküşü ihtimaline karşı “devletçi” bir yaklaşıma soyunması, Türkiye solunu hızla CHP’den boşalan yere, ulusalcı söyleme itti. AKP’nin kötülüğünü salt emperyalizme indirgeyen sol, CHP’nin oy ekmeğinden bir ısırık almaya çabalarken, esasında on yıllardır süregelen ulusalcılaşma evrimini daha bir adım öteye taşımış oldu. Her ne kadar Türkiye solunun oylarında ciddi bir değişiklik yaşanmamış olsa da, Gezi sonrası ve seçim süreci ile beraber Türkiye solu kendi kimliğini ulusalcılığa kıstırarak işçi sınıfının belirleyici olduğu bir politikadan bir kez daha sağa saptı.

Bu noktada HDP’nin seçim politikaları ve bilançoları da biz işçi sınıfı devrimcileri için dikkatle incelenmeye değer bir hususu işaret etmekte.

Öncelikle tüm seçim sürecinde HDP’nin pek çok seçim bürosunun basılmış olması ve sorumluların devlet tarafından bulunmayıp, korunmaya alınması devlet cephesinde bir değişikliğin olmadığını bizlere göstermekte. Bu gibi saldırıların bir numaralı muhatabı olan bizler de, saldırılara karşı HDP’nin yanında olmayı sürdürmeliyiz.

Bir cephede devletin ve çetelerin tavrı değişmezken, HDP bileşenlerinin siyasetinde bir yenilik söz konusu mudur? Seçimle birlikte bu soru üzerine bir kez daha düşünme fırsatı buluyoruz.

Türkiye’de meydana gelen büyük yönetim krizi, pek çok sözüm ona sosyalisti, “olağanüstü bir durumda bulunmaktan kaynaklı olarak” işçi sınıfı siyasetine mola verilebileceği hissine yöneltti. Doğrudur, yönetim krizinin ayyuka çıktığı ve seçim ile birlikte AKP’nin inisiyatifi ele geçirme çabası ile karşılaştığımız bu dönem, yoksulluk, kapıdaki kriz, kitlelerin seçim sandıklarını savunurken ve Berkin’in cenazesinde polisle karşı karşıya gelirken sergiledikleri öfke bizlere olağanüstü bir dönemden geçtiğimizi açıkça göstermekte. Ancak bizlere göre sosyalizm rüzgarsız suların gemisi değildir. Tam da saydığımız sebeplerden, politik krize ve kitlelerin acil ihtiyaçlarına gerçekçi yanıtlar verebilmek adına bizlerin belki de her zamankinden de fazla sosyalist olmamız gerekmektedir. Bu bağlamda İDP olarak biz, tüm sorunların çözümü için acil bir işçi emekçi cephesinin oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu noktada konuya geri dönüp HDP’nin muhtevasını anımsamakta fayda var:

“HDP’nin fikrî altyapısı seçimler [2011 genel seçimeri] döneminde oluşturulmuştu. Bu süreç içerisinde bileşenlerle yapılan toplantılarda, en genel anlamı ile sol ve BDP arasında kalıcı bir ittifakın kurulması tasarlanmaktaydı. Ancak bu birlik beş bileşenli bir yapının (Kadınlar ve LGBT, halklar, inanç toplulukları, çevreciler ve işçiler) ortak bir mücadelesini öngörürken, daha o zamandan tam olarak ortak bir programa sahip değildi. Yani tasarlanan parti bir bütün olarak toplumun sorunlarına dair bütünlüklü bir programı olan bir parti olarak tasarlanamadı. Daha ziyade, bir fikir ve beklenti olarak çevrecilerin çevre, kadınların kadın, halkların kendi kimlik hakları, işçilerin ise kendi ekonomik mücadeleleri hakkında kendilerine ait olan programlarını uyguladıkları bir parti tasavvur edilmekteydi. Bu durum ise, farklı politik yaklaşımlara sahip bu toplulukların (örneğin AB’ye ya da üretim araçlarının kamulaştırılmasına dönük farklılıklar, vb.) ortak mücadele alanlarına dair ortak bir yaklaşım oluşturamamaları sonucunu doğurmuştu.

Bugün gelinen noktada ise, demokratik cumhuriyet tezi etrafında tüm bu sorun ve ihtiyaçlara genel bir yanıt üretilmiş durumda. Ancak buna rağmen yukarıda saydığımız acil ihtiyaçlara dair halen kalıcı çözümler üretilebilmiş değil.” (İşçi Cephesi, sayı 55)

Bu bağlamda HDP cephesinde değişen bir şeyin olmadığını söyleyebiliriz. Seçim sürecindeki temel politikanın “sürece” indirgenmesi, sürecin tamamlanabilmesi için ise, demokratik bir cumhuriyetin güçlendirilmesi temel savunu olarak parti tarafından dile getirilmekte.

Öcalan Türkiye’nin içerisinden geçtiği süreci, 2014 Newroz günü ilettiği mektupta şöyle özetlemişti: “Önümüzde en yakıcı bir şekilde cevap bekleyen şey, birbirini tekrarlayan darbelerle mi yoksa tam ve radikal bir demokrasiyle mi yola devam edeceğimiz sorusudur.” Öncelikle bu cümleyi aklımızda tutmakta fayda var. İlk sorumuz şu olabilir, AKP’nin politikalarından yılan kitleler demokrasi ve yoksulluk/yolsuzluk sorunlarına bir cevap aramaktadır. Bu çaba içerisinde, AKP darbeci olamayacağına göre ne olabilir? Ya da bu cepheler içerisinde AKP nereye oturmaktadır?

HDP’nin sınıf politikası yapmadığını tartışmak sanıyoruz ki mazide kaldı. Tek tek açıklamalardan kimi pasajları çekerek HDP’nin uzlaşı arayışlarına yanıtlar bulmak, Gezi dönemindeki tavrını sorgulamak bizlere doyurucu yanıtlar verebilir. “Süreç Heval” başlıklı yazısı ile soldan yaklaşımını ilkeler çerçevesine oturtup, seçim sürecini özerklik talebine bağlayan Sırrı Süreyya Önder, Mirgün Cabas’ın 3 Şubat tarihli programında Kürt hareketinin hükümetle yaptığı görüşmelerin eleştirilmesine karşılık Kürt hareketinin yalnızlığından ve bir başka muhatap bulamadığından yana açıklamalar yapmıştı. Bizlere göre Kürt halkının en tabii haklarının tanınmasının sorgulanması dahi abestir. Ancak bir hususta, hem de oldukça belirleyici bir hususta, Önder ile aynı fikirlere sahip değiliz. Medeni Yıldırım’ın öldürüldüğü gün, İstanbul ve Ankara gibi şehirlerde kitleler Taksim Lice hattı sloganlarını atmaktaydılar. Hükümetin zorbalığına karşı tek tek bilinçlerin ötesinde kitleler Kürt halkı için bir muhatap olanağının nerede durduğunu göstermişlerdir.

HDP’nin “demokratik cumhuriyet” savunusu son tahlilde bir yandan bir burjuva siyasetinin savunusu haline gelmişken, öte yandan HDP şu an için bir Türkiye partisi olmaya soyunurken tüm Türkiye’nin, esasında da Türkiye işçi sınıfının sorunlarına ve beklentilerine yanıt vermekten uzaklaşan bir hatta yaklaşmıştır.

Biz HDP önderliğinin tüm bu sıkıntılarına rağmen, seçim çalışmalarını yürüten onurlu devrimcilerin çabalarının boşa gitmeyeceğini biliyoruz. Tüm samimi devrimciler HDP’nin seçim çalışmasını sürdürürken, devletin baskısına karşı ihtiyaç duyulan özgürlüğün isteğini dile getirdiler. Ancak bir önceki seçim ile kıyaslandığında seçim sonuçlarında ciddi bir oy artışının olmayışı ve birleşik bir işçi cephesinin yaratılmasına yönelik bir çabalarının olmaması işçi ve emekçilerin yüzlerini niçin HDP’ye dönemediklerini anlamamızı sağlayabilir.

Bugün, Türkiye solundaki sağa kaymalar ve HDP içerisindeki sosyalistlerin de sağa kayışı bizlere işçi sınıfının birleşik bir cephesinin acilen yaratılması gerektiğini bir kez daha gösteriyor.