Seçim bildirgeleri…

Konumuz seçim bildirgeleri. Şimdilik MHP’ninki bir yana (yazı yazılırken henüz çıkmamıştı, 3 Mayıs Türkçüler Bayramı”nı bekliyorlarmış!) diğer üç partinin bildirgelerini, bütünüyle değil ancak ana eksenleriyle ele alalım.

AKP seçim bildirgesi

AKP’nin seçim bildirgesi ile başlayalım. Gerçekten sorunlu ve yaklaşık on üç yıllık iktidarın neredeyse inkârı anlamına gelen vaatlerle dolu. Önce her fırsatta, ilk defa el atmakla gurur duyduklarını ifade ettikleri ve yine her defasında Kürtlere dönüp tehditkâr bir ifadeyle “bizden başkasıyla çözemezsiniz” deyip durdukları “Çözüm Süreci”ni matbaaya giderken yolda düşürdüklerini söylediler. Başbakan bir kazadan söz edip eksik bölümün yeniden bildirgeye konacağını belirtirken diğer bazı parti büyüklerinin açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla böyle bir bölüm bildirgeye hiç konmamıştı! Bunda şaşılacak bir şey yok; “Cumhurun Başkanı”nın ve bu arada AKP’nin acil ihtiyaçları düşünüldüğünde ilk vazgeçilecek şeyin iki yıldır ortalıkta sürünüp duran “Çözüm Süreci” olduğunu anlayabiliriz. Zaten herkes AKP’nin “milliyetçiliğini” tepe tepe kullanması ve MHP’ye oy kaybını sınırlı tutabilmesi için süreci en azından seçim sonrasına kadar askıya aldığının farkında; bu alenen ifade edilen bir durum. Ayrıca “Cumhurun Başı” da birkaç gün önce, bir kez daha, memlekette bir Kürt sorununun olmadığını, masaya oturulması halinde devletin çökeceğini ilan etmiş bulunuyor!

Başbakan, komik tonlamaları ve ancak ikinci sınıf demagoglara has konuşmaları ile seçimlere ilişkin bir şeyler gevelemeye çalışsa da sesi asıl gür çıkan Cumhurbaşkanı! Çünkü parti çizgisini onun ihtiyaçları belirliyor. O nedenle başta Davutoğlu, bazı parti büyüklerinin bütün “demokratik kıvırma” çabalarına karşın o net bir biçimde kişiliğiyle bütünleşmiş partisinin tek hedefinin kendi tanımladığı ve gerektiğinde ihtiyaçlarına göre yeniden ve yeniden tanımlayabileceği bir başkanlık olması gerektiğini vurguluyor.

AKP seçim bildirgesinde geri kalan her şey, yazan ve yazdıranların dahi inanmadığı “lâfügüzaftan” ibaret. Zaten 2011 bildirgesinde konulan hiçbir hedefe varılamamış. Milli gelir ve kişi başına milli gelir artmak bir yana azalmış. Eğitim, sağlık vb. sosyal politikalar sürekli gerileme, kırpıntı, çöküş ve bir türlü dikiş tutmayan sistem değişiklikleri ile trajikomik bir hal almış. Bildirgede yeni bir şey yok; aslında daha önce yapılacağı söylenip de yapılamayanlar ve yapıldığı söylenip de ayaklarına dolaşmış veya alenen iflasla neticelenmiş işler, yeni veya eskisinden daha ileri hedeflermiş gibi savunuluyor. “İleri demokrasi” iddiasının yerini artık otoriter baskı ve zorbalığı örtmekten aciz belli belirsiz bir bireysel haklar “vızıldaması” almış. Başbakan’ın “Başkan”ın denetimsiz tek adam yönetimi anlamına gelen “başkanlık” hırs ve hedefini “tevil” veya törpüleme yoluyla biraz olsun sınırlandırmayı amaçlayan “kem-kümleri” şimdilik fazla bir işe yaramıyor. Bu arada “Cumhurun Başı” da bütün nobranlığı ile, sanki başka bir parti iktidardaymışçasına, üstelik kendi başbakanlığının son iki yılını bile harcayarak, “sistemin üç yıldır patinaj yaptığını” söylüyor. Zaten uzun süredir, başkanlık sisteminin zorunluluğunu “bu böyle gitmez”e bağlamış olan RTE, kendi başbakanını, hükümetini ve partisinin kıdemli muhafazakârlarını gözünü kırpmadan harcamaya hazır.

Neticede, bugüne kadar bütün seçimlerde gündemi belirleme ve çok konuşulma anlamında inisiyatifi elinde tutan AKP ilk defa bu gücünü önemli ölçüde muhalefete kaptırmış görünüyor. Zaten bugüne kadar kendi vaatleri ve yaptıklarıyla ilgili bir “kaynak” sıkıntısı olmamış iktidar partisinin, bu defa biraz arkadan koşturarak “hani kaynak, nerede kaynak!” diye bağırıp durmasının nedeni de bu inisiyatif kaybından başka bir şey değil. İktidarın “kaynak” söylemi aynı zamanda bir dizi, itirafı da içeriyor: AKP patronların partisidir ve sadece onların çıkarlarını savunur. Bu ülkede sermaye dışında hiçbir toplumsal sınıfa ve kesime “kaynak” ayırmak mümkün değildir! Asgari ücretin artışı, sosyal yardımların sadaka-fitre-zekât biçiminden çıkarılıp yasal sosyal haklar haline gelmesi düzen açısından bir felâket, hatta bir “zulümdür!” Tabii bu arada AKP döneminde büyük, güçlü ve hayli de zengin bir ülke haline geldiği söylenen Türkiye’nin işçisine, emeklisine yoksuluna biraz kaynak aktarması halinde çökeceğini, öyle IMF kapılarında dilenciye döneceğini bizzat hükümetin ağzından öğrenmiş oluyoruz. Yani aslında onca büyük ve kıskanılacak başarılara rağmen her şey pamuk ipliğine bağlıymış!

AKP, 12 yıl boyunca “kültürel” ve “dinsel” alanda ve de “çılgın projecilikte” mesela CHP ile kedi fare oyunu oynamaya alışmışken, neredeyse ilk defa sosyal-ekonomik eksenli bir programla karşılaştığında, uç veren krizin ve başarısızlıklarının da etkisiyle paniğe kapılmış gibi görünüyor.

Netice itibariyle AKP’nin giderek yaygın bir kuşkuyla karşılanan “başkanlık” mevzuu, “paralelciler-darbeciler” söylemi ve seçim rüşvetlerinden başka bir seçim silahı kalmamış gibi görünüyor; elbette bir süredir TSK yardımıyla uygulamaya konan ve muhtemelen seçime kadar başka örneklerini de görebileceğimiz provokasyonları ve faşistler eliyle uygulanacak yaygın yerel saldırıları saymazsak… (Akıllara seçimleri erteletecek bir savaş ihtimali bile geliyor; yani o derece!) AKP’nin RTE’ye başkanlık yolunu açacak olan açık ara iktidarının Türkiye için bir “iç savaş rejimi” olacağının herkes farkında.

CHP: Önce ekonomi…

CHP’ye gelince, bu defa gerçekten mevzua uyandı gibi görünüyor. Bildirgede neredeyse ilk defa “İmdat şeriat geliyor!” veya “Yetişin laikliği şa’apıyorlar!” tarzı bir üsluptan uzak durulmuş. CHP sonunda uzun yıllardır anlata anlata bitiremediği “vatan-millet” mevzularından sosyal demokratlık iddiasına daha uygun düşen ekonomik-toplumsal mevzulara geçmiş gibi görünüyor. Bunda elbette parti içi değişimlerin de etkisi var. Ancak bu “sola çark” konusunda HDP’nin rolünü ve basıncını da unutmamak lazım. Zaten gerek 1960’lardaki “ortanın solu” döneminde, gerek 70’lerin “toprak işleyenin, su kullananın” döneminde CHP’nin sola yönelmesinde Türkiye’nin toplumsal iklimindeki değişimlerin ve buna bağlı olarak Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) ve sosyalist hareketin yükselişinin önemli bir payı vardır. CHP için her zaman, “solunda bir güç varsa sola, yoksa sağa yönel” kuralı geçerlidir. CHP, kısmen 2009 yerel seçimlerinde olduğu gibi (AKP yüzde 39 oy almıştı) AKP’yi iktidarda tutan ve zenginle yoksulun bir arada durmasını sağlayan o sahte “cemaat dayanışmasına” ve ittifaka karşı ancak sınıfsal, sosyal ve ekonomik bir söylem ve programla başarılı olabileceğini fark etmiş veya krizin de etkisiyle buna zorunlu kalmıştır.

CHP programındaki “halkçı” vurguların iktidarda yarattığı “kaynak…kaynak!” paniği büyük ölçüde yukarıdaki nedenden ve özellikle de bugünkü endişe verici durumdan kaynaklanıyor. AKP, CHP’nin sosyal-ekonomik vaatlerinin gerçek sorunlara ve de kendisinin bu konudaki başarısızlığına karşılık gelmesinin sıkıntısını yaşıyor. Zaten CHP seçim bildirgesinin genelde başarılı bulunmasının nedeni de bu. CHP bu defa önceliği “cumhuriyete” ilişkin endişelerine değil, halkın gerçek durumuna vermiş gibi görünüyor: 13 yılın sonunda 6 milyon 200 bin işsizden, 17 milyon yoksuldan, maaşı bin liranın altında 8 milyon emekliden, prim borcu nedeniyle hastaneye kabul edilmeyen, ölüme terk edilen esnaftan, sosyal güvenceden yoksun yüz binlerce işçiden ve açlık sınırındaki bir milyon insandan ve boğazına kadar borca batmış kredi mağdurlarından söz ediyor. CHP bütün bunlardan söz etmekle de kalmıyor, AKP iktidarının yarattığı vahim sosyal tablo nedeniyle pekâlâ inandırıcı bulunan sözler veriyor. Sosyal destekler, yardımlar, 3,2 milyon yurttaşın ücretsiz genel sağlık sigortası kapsamına alınması, kadın istihdamı, aile sigortası ve asgari gelir, yoksul ailelere 230 kw/saat ücretsiz elektrik desteği, kötü yardım kömürüne karşı bedava doğalgaz desteği gibi, fitre-zekât-sadaka anlayışı dışındaki sosyal vaatler bunların arasında. Bildirge ayrıca asgari ücretin 1500 TL olacağı ve emeklilere yılda iki defa ikramiye verileceği sözünü de veriyor.

CHP, kaynak sorunu üzerinde kopan tartışmada AKP’yi zayıf yerinden vuruyor; yani israfçılığı, soygunculuğu, sırf kendileri için yaptıkları ve kendi yandaşlarına dağıttıkları üzerinden… Yani CHP’ye göre esas olarak politika ve belirli tercih değişiklikleri ve tasarruflar yoluyla hâlihazırda var olan kaynaklar bütün bu vaatlerin yerine getirilmesine yeter.

Bütün bunlar iyi, ancak bildirgedeki ekonomik-sosyal ve de “sosyal demokrat” vaatlerin birkaç küçük kusuru var! Milliyet’ten Güngör Uras bu kusurlardan birini “CHP seçim beyannamesiyle kimlere ne vereceğini sıralıyor da kimlerden ne alacağını anlatmıyor” biçiminde belirtmiş. Yazar, gerçek ve kalıcı kaynakların ancak üretim yoluyla yaratılabileceğini; üretim ve vergi gelirlerinin bu şekilde artabileceğini ve ancak bu şekilde birilerine daha fazla verilebileceğini belirtip “Özetle, almadan verilmez. Birilerinden alınacak ki, birilerine verilebilsin” diyor. Yazarın sınıfsal-
sosyoekonomik tercihlerinden kaynaklanan bir “yokuşa sürme”den söz edilebilir; ancak yine de gerçekçi davrandığını söyleyebiliriz. Yazar ayrıca, üretim zorunluluğu dışında bugün için mümkün bazı başka kaynaklar da gösteriyor, fakat bunlar ucu bir biçimde burjuvaziye dokunacak şeyler; mesela üst gelir gruplarının tükettiği mal ve hizmetlerin daha büyük oranda vergilendirilmesi, rantlardan alınacak vergiler, bütçe açığının ve iç borçlanmanın sosyal amaçlarla kullanılması, “nereden buldun” yasasının uygulanması, zenginlerden vergi aktarımı yoluyla sağlanacak kaynaklar gibi… Ancak yazarımız önemli bir gerçeğin farkında; bu nedenle CHP’nin bu kaynaklardan yararlanamayacağını, çünkü “fincancı katırlarını ürkütmekten” çekindiği gibi, varlıklıdan alıp halka dağıtmak istiyor görünümünü vermek istemediğini belirtiyor.

Zaten CHP için “dananın kuyruğunun koptuğu” nokta da burası. “Çağdaş” bir çeşit sosyal demokrat parti olarak, “enternasyonaldeki” diğer yoldaşları gibi var olan sosyoekonomik düzeni, neoliberal modeli değiştirilemez bir veri olarak alıyor ve halkçılığının burjuvazinin çıkarları ile sınırlı olduğunun bilincinde. Üstelik müstakbel bir iktidar durumunda Kemal Derviş’in adının geçmesi bile bu istikbalin nasıl bir şey olacağı konusunda sağlam bir işaret. En iyi ihtimalle de az biraz “insani” sınırlar içine çekilmiş bir neoliberalizm, “sosyal piyasa” ekonomisi! Tabii, o da dünya gerçekleri izin verir, bütün bunların aslında kendisi için olduğuna burjuvazi ikna edilir ve de şansımız yaver giderse!

CHP, Türkiye’deki sosyal adalet sorununu aslında sadece kaynakların dağılımıyla sınırlı görüyor. Gerçi bildirgede genel bir gelişme vaadi içinde, “istihdam yaratan kapsayıcı bir ekonomiden” söz ediliyor, ancak bu ekonominin nasıl bir şey olacağı, sınıfsal karakteri, öncelikleri, temel tercihleri ve bunları belirleyen üretim ilişkileri konusunun uzağından bile geçilmiyor. Böyle olunca da bildirgede “sömürü”den hiç söz edilmediği gibi, çalışanlara iş güvencesi, işten atılmaların yasaklanması, ücretler düşürülmeden daha kısa çalışma süreleri vb. hiçbir konuya girilmiyor. İşsizlik konusu “istihdam yaratan kapsayıcı ekonomi”, “yatırımların artırılarak daha çok insanın iş bulması” türü genel geçer ifadelerle ele alınıyor. Ve bütün bunların sonucunda da “zülfü yâre” hiç dokunulmadan, sendikalaşmanın teşviki için işverene verilecek mali destek (!) de dâhil, burjuvazinin yükü devlete, yani ödedikleri vergilerle işçi ve emekçilere yüklenmiş oluyor!

Sosyal demokratların sosyal adaletine dair, “inek süt verdiği sürece bu sütü dağıttıkları, ancak ineğin sütü kesilince yaya kaldıkları” minvalinde yaygın bir söz vardır. Tabii, bu sözün geçerli olduğu mekân gelişmiş kapitalist ülkeler. Onlarda bile o mutlu “patlama” yıllarının ardından gelen krizle zincirlerinden boşanmış serbest piyasa döneminde yaşananlar ve de sosyal demokrasinin bu döneme nasıl uyum sağladığı düşünüldüğünde bizim buralarda neyin nasıl olacağını anlamak hiç de zor zor değil. Yani tek başına iktidar veya koalisyon ortağı olması halinde, yaşanacak ilk krizde veya durgunlukta veya burjuvazinin kaynakların dağıtımı konusundaki ilk ciddi direnişinde CHP, her zaman yaptığı gibi sınıfsal tercihini, iktidarı kaybetme pahasına sermaye lehine yapacaktır. Yani CHP, ilk önce hiçbir organik bağı olmadığı işçi sınıfını satacaktır. (Aynı, tarih boyunca bütün Ecevit iktidarlarında görüldüğü gibi!) CHP’nin görmek veya göstermek istemediği, bugün şikâyet edilen bütün ekonomik ve toplumsal sorunların burjuvazinin temel sınıfsal ihtiyaçlarının ve emeğe yönelik dünya çapındaki saldırısının sonuçları olduğudur.

HDP: Önce demokrasi…

CHP’yi yarattığı basınçla sola yatıran daha soldaki HDP’ye gelince. Partinin seçim bildirgesinin önceliğinin demokrasi ve insan hakları olduğu görülüyor. Elbette hem Kürtlerin hem de Türklerin yıllardır çektikleri ve de özellikle son dönemdeki “otoriter başkanlık” hedefli zulüm ve zorbalıklar ve bunların yarattığı haklı endişeler düşünüldüğünde bu demokrasi ve insan hakları programının önceliği anlaşılabilir. Zaten HDP’nin şu kritik andaki temel sorunu barajı aşabilmek; böyle olunca da öncelikli hedefi kendi geleneksel tabanı dışında AKP’ye giden Kürt oylarını ve batıdaki sol-demokrat oyları kazanmak oluyor.

Tabii, HDP bildirgesinde de bazı kusurlar var. Mesela hak ve özgürlükleri açısından ele alınan ezilen-mağdur kesimlerin neredeyse tamamına yakınını oluşturan işçiler-emekçiler, sosyal haklar bölümüyle birlikte bildirgede epeyce arkalarda kalmış. (Milliyet’teki sıralamada bunlar 11. ve 12. sırada!) Zaten bu sıralama PKK önderlerinden Duran Kalkan tarafından da eleştirilmiş. (Adil Bayram. Özgür Gündem) Bu eleştiride “HDP’nin işçi-emekçi vurgusunu seçim bildirgesinde en azından 3. sıraya koyması gerekirken çok daha gerilerde yer vermesinin şaşkınlık yarattığı” belirtiliyor. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü HDP fikriyatının temelini oluşturan “radikal demokrasi” teorisine göre işçi sınıfı ve emekçiler, kapitalist toplum içinde kendi talep ve imkânlarıyla sınırlı, diğerlerinden farklı ve ayrıcalıklı olmayan “istikrarsız ve eşdeğer öznelerden” biri. Yani herhangi bir öncelikleri yok. Üstelik toplumun bu kesiminin ön plana çıkartılması bir dizi soruna da yol açabilir. Bu sorunlar sadece Kürt siyasi hareketi içinde zamanla etkisi artmaya başlayan burjuva unsurlarla ittifakın zarar görmemesiyle sınırlı değil. Türkiye burjuvazisinin önemli birtakım mihraklarının ve hatta uluslararası sermayenin ve dış dünyanın etkili politik güçlerinin partiye karşı tavrıyla da ilgili. Bu nedenle CHP’de gördüğümüz “fincancı katırlarını ürkütmeme” ve “varlıklıdan alıp halka veriyor” görüntüsünden uzak durma tavrı HDP için de geçerli. Bildirgenin bu çizgisi işsizlik, özelleştirmeler, kaynaklar vb. maddelerde de belirgin. Her konudaki “radikalizm” iddiasını bu konularda göremiyoruz. İşsizlik konusunda esas olarak CHP’den farklı “radikal” bir yaklaşım yok. Ha keza “kaynaklar” konusunda da öyle; daha çok “Saray’ı kapatma”, “örtülü ödeneği kaldırma” türü tasarruf önlemlerinden söz ediliyor; yani vergi adaleti dışında (azdan az, çoktan çok) alma-verme konusunda öyle pek “radikal” bir şey önerilmiyor. Özelleştirme gibi çok önemli bir konuda söylenen ise “özelleştirmelere son verileceği”. Ancak kamu işletme ve mallarının çok büyük ve önemli bir bölümünün özelleştirildiği düşünüldüğünde HDP’nin asıl vaadi, geçmişte özelleştirilenlerin yeniden kamulaştırılması olmalıydı. Aynı şekilde HDP de temel mesele olarak kapitalist üretim ve sömürü ilişkileri mevzuuna uzak duruyor. Böyle olunca da, parti bileşenleri ve çok yakın müttefikleri içindeki onca sosyaliste rağmen (Zaten projenin batıdaki ayağı esas olarak sosyalistlerden oluşuyor.) A. Tonak’ın da vurguladığı gibi bildirgede bir tek defa bile “sosyalizm” sözcüğü geçmiyor! (İçinde devrimci Marksistlerin de yer aldığı sosyalist müttefiklerin birbirlerine karşı asla göstermeyecekleri bu “anlayışlı” tutumu acaba neye bağlayabiliriz!?) O eski “Marksist-Leninist” hallerini aştığını ilan eden HDP’nin ana gövdesinin hiç olmazsa, işçi sınıfı önderliği, devlet iktidarı, toplumsal devrim vb. meselelerle hesabını kapatmış da olsa radikal demokratik bir sosyalizm anlayışını bildirgede ortaya koyup temellendirmesi gerekirdi. Mesela bu demokrasi anlayışının ve temel tez olan ve bütün Türkiye’ye de şiddetle tavsiye edilen “demokratik özerklik”in iktisadi temellerinden, bunların inşa edilmesinden söz edilmeliydi; “özel mülkiyetin sınırlanması, tekelleşmenin önlenmesi, azami kâr anlayışını esas almama, kendine yeterlilik, kullanım değerini esas alma, grup ya da topluluk mülkiyeti, kapitalizmi sınırlandırma…” gibi temel ilkelerden…

Bu eksiklikler nedeniyle bildirgede burjuva toplumunun üzerinde yükseldiği ekonomik alan-siyasi alan ayrımının ve bu bağlamda liberal burjuva demokrasisinin ekonomik alana işlemeyen sadece siyasi alanla sınırlı bir demokrasi olarak nasıl dönüştürüleceğine dair bir ipucuna rastlamıyoruz. Ama asıl sorun kapitalist üretim ve sömürü ilişkilerine, emeğin metalaşmasına son vererek bir işçi demokrasisini yaratmak değil de, “liberal demokrasiyi radikal ve çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek, geliştirmek ve de topluma yaymaksa” fazla bir mesele kalmaz. Zaten bütün topluma yayılan siyasal demokrasi sonunda ekonomik alanı da demokratikleştirir; tabii, mali sermaye izin verdiği müddetçe! Yanlış anlaşılmasın, HDP’ye ilişkin olarak proletarya sosyalizmine önderlik etmesi gibi bir beklentimiz yok; ayrıca İşçi Demokrasisi Partisi olarak çok açık siyasi nedenlerle eleştirel biçimde de olsa HDP’yi destekleme yönünde bir kararımız var. Ancak yine de HDP’den bildirgesinde hiç olmazsa kendi sosyalizmine ilişkin birkaç söz etmesini beklerdik…

Sonuç

Bütün bunların bugüne ilişkin olmayan “soyut” meseleler olduğu söylenebilir. Var olan politik durumu ve çok ciddiye alınması gereken yakın tehlikeleri hesaba kattığımızda doğrudur da. Ancak bu memleketin tarihi 2002’de AKP ile başlamadığı gibi bir gün AKP’nin gitmesiyle de sona ermeyecektir. “Yarının” hiç ummadığımız bir hızla “bugüne” dönüşebileceğini aklımızdan çıkarmayalım. Kimilerine gerçek dışı ve hatta komik de gelse, ekonominin ve demokrasinin düğümlerini çözecek olan esas olarak sınıf mücadeleleridir. Burjuvazinin
çok iyi bildiği bu gerçeği solcuların da bir an önce öğrenmesinde veya hatırlamasında yarar var. Unutulmasın, “hesap günü” geldiğinde hepimiz sınıfların huzuruna çıkacağız!