ABD seçimleri: Çanlar kimin için çalıyor?

“Demokratik rejim bir ülkeyi yönetmenin en aristokratik yoludur.” – Lev Troçki

8 Kasım 2016 tarihinde, 58. ABD başkanlık seçimleri yapılacak. Obama daha önce iki kez bu görevi üstlendiği için üçüncü defa aday olması yasak. İçerisinden geçmekte olduğumuz süreçte, her iki parti de yapılan ön seçimlerle kendi adaylarını belirlemeye çalışıyor.

İlk defa bir ön seçim süreci bu denli tartışılıyor ve gündeme geliyor. Başkanlık seçimlerine aylar olmasına rağmen ABD’li kitleler şimdiden farklı kamplara bölünerek son derece politikleştiler. Sürecin daha başlardan bu derece kızışması ve uluslararası gündemde genişçe bir yer işgal etmeye başlaması boşuna değil. Zira ABD sadece yeni başkanını değil, aynı zamanda dünyanın bütününü etkileyecek bir geleceği de seçmek için hazırlanıyor. Sanders ve Trump gibi adaylar, ABD toplumunun duyduğu dönüşüm arzusunun zıt iki ifadesi. Karşıt kutupların bu denli radikal çıkışlar yapması, ancak daha da önemlisi bu çıkışları yapabilecek koşulların olgunlaşmış olması, “olağan” olanın dışında konumlanan bir politik atmosferin varlığını hissettiriyor. Bir takım sosyal ve ekonomik süreçlerin sonucu olan bu atmosfer ise hepimizin tepesinde, hayatlarımızın çatısında asılı duruyor.

Demir Ökçe’nin yeni temsilcisi: Donald Trump

Demir Ökçe, Jack London’ın sosyalist romanları arasında en olağandışı olanı. 1906’da yazılan bu roman, ABD’de 1912 ile 1932 tarihleri arasında hayat bulan faşist bir rejimin, işçi hareketini ve demokratik özgürlükleri nasıl ezdiğini anlatır. 1932’de işçilerin ilk ayaklanmasını ezen bu rejime London, Demir Ökçe ismini vermiştir. ABD’nin bugün içerisinden geçtiği süreç, sınıflar mücadelesinin izlediği gelişim süreci, Jack London’ın bu romanının distopik bir kabustan öte mutlak bir gerçek olabileceğini hatırlatıyor! Zira bahsi geçen Demir Ökçe’nin yeni bir temsilcisi var artık: Donald Trump…

Donald Trump olağan bir Cumhuriyetçi aday değil ve asla da öyle okunmamalı. Öngördüğü siyasal tasarım, başlı başına bir fenomen. Bu siyasal tasarımı hayata geçirebileceği nesnel bir zeminin varlığı veya yokluğu tartışması bir yana, ABD kamuoyuna bu eylem programını önerebilmesi dâhi kritik bir eşiğin atlandığı anlamına geliyor. Koyun yününden işlenmiş bir peruğu andıran kabarık saçları ve öfkeyle sallanan gıdısıyla Trump, bir müteahhit ve iş adamı olmasının getirdiği bütün sınıfsal özellikleri bünyesinde barındırıyor: Kendisi ırkçı, zenofobik, homofobik, işçi ve kadın düşmanı, basın özgürlüğüne karşı ve çıkarları adına yoksulları savaşa göndermeye hevesli. Bunun yanı sıra, muhafazakar akımların yeni eğlencesi olan, “Kanal İstanbul” benzeri fantastik projelere de sahip. Birleşik Devletler proletaryasının işsizlik, düşük ücretler ve yüksek mesai saatleri gibi gündemlerinin pek de yakıcı ihtiyaçlar olmadığına kanaat getiren Trump, yabancıların ülkeye girişlerini engelleyebilmek için Meksika sınırına bir duvar örmeyi planlıyor. Meksikalı yetkililerin duvarın parasını ödemeyeceklerini söylemesinin üzerine ise “Duvar az önce 10 metre daha yükseldi!” açıklamasında bulunuyor. Aynı zamanda Beyaz Saray’ı altın rengine boyatmayı düşündüğünü de belirtiyor. Gazeteciler ve basın mensupları ile sürekli dalga geçen, onlara kaba davranan ve onları kimi zaman yaka paça dışarı attıran sansürcü bir mizacı da var Trump’ın. Bir basın açıklaması sırasında kendisinin IŞİD’e neden karşı olduğu sorulduğunda, bütün dürüstlüğüyle kapitalist sınıf adına şöyle cevap veriyor: “IŞİD Irak ve Suriye’de oteller inşa ediyor. Benle rekabet ediyorlar!” Genellikle parti içi rakiplerinin politik önermelerini eleştirmektense, onların dış görünüşleri, konuşma tarzları ve özel hayatları ile dalga geçmeyi tercih ediyor. Trump neden diğer sağcı adaylardan daha tehlikeli? Aslında bunun cevabını bir röportaj sırasında verdi. Vietnam Savaşı’nda 5 seneliğine esir düşmüş olan ve 2008’de ABD başkanlık yarışına Cumhuriyetçi Parti’den katılan John McCain hakkında röportaj sırasında şöyle diyor: “McCain savaş kahramanı falan değil. Çünkü yakalandı. Ben yakalanmayanları severim.” ABD kamuoyunun önünde bir “savaş kahramanı” hakkında bu denli iddialı bir söylemde bulunmak Trump’ın “patavatsızlığı” ile açıklanabilecek bir hadise değil. Analistlerin Trump kampanyasının açık bir dikkatsizliği olarak yorumlayabilecekleri bu çıkış, aslında kampanyanın önerdiği siyasal programın bilinçli bir ifadesi. Vatansever önyargılara sahip geniş kesimlerce “saygısızlık” olarak adlandırabilecek bu ifadeye rağmen (ya da belki sayesinde!) Trump’ın ön seçimlerden rahatlıkla birinci çıkmaya devam etmesi, çanların çalmaya başladığı bir gerçekliğe işaret ediyor.

Trump’ın yarı-faşizan bir kampanya ile bu kadar öne çıkabilmesinin bir diğer nedeni de Cumhuriyetçi Parti’nin kendi içerisinden daha “rasyonel” ve sağlam bir sağ alternatif çıkaramamasında saklı. Parti içi rakiplerinin, birbirlerinden önemli derecede farklılaşmayan tekrar niteliğindeki alışıldık sosyal önermeleri Trump’ı güçlendiriyor. Parti içi başka bir aday olan ancak daha sonra yarıştan çekilen, George Bush’un kardeşi Jeb Bush’un, ön seçimler başlamadan önce Trump’ın başlıca rakibi olması bekleniyordu. Ancak anlaşıldı ki, Bush’un en büyük zorluğu ve düşmanı yeni kendisi, yani soyadıydı. Bush soyadına toplum nezdinde biriken öfke, parti içi münazaralarda su üzerine birçok kez çıkarak adaylar tarafından bolca kullanıldı. Kendisi de bunun farkına varmış olacak ki, münazaralarda savunduğu politik program “ılımlı bir Bush’culuk” çizgisini izliyordu. Trump’ın önerdiğine oranla daha küçük çaplı bir savaş planını öngörmüş olan Bush, Latin Amerika ve Ortadoğu’dan ABD’ye kaçanların sınır dışı edilmesine cepheden karşı çıkmıştı. Elbette bu, Bush soyadının ortaya çıkardığı sınıfsal öfke ile refleksin yarattığı basıncın bir sonucuydu. Her ne kadar kendisi bu basınca teslim olsa da, ön seçimlerde aldığı oldukça düşük oy oranları sonrasında Bush, Beyaz Saray’daki koltuğa oturma planlarından vazgeçti.

Trump’ın münazaralardaki vulger tartışma tarzı, yavaş yavaş diğer Cumhuriyetçi adayların (Cruz ve Rubio) tezlerini savunma tarzlarını da fethediyor. Son birkaç münazaradır, Cumhuriyetçi adaylar politik programlarından ve siyasi hedeflerinden değil, birbirlerinin kirli geçmişlerinden bahsettiler ve belden aşağısı da dahil olmak üzere fiziksel dış görünüşleriyle değişik seviyelerde alay ettiler.

Trump’ın hangi sosyo-ekonomik ve politik süreçlerin sonucunda bu denli öne çıktığını anlayabilmek çok önemli. Bir takım analizler Trump’ın “önlenemez” yükselişini şovmenliği ile açıklıyor, mitinglerinin insanları çok eğlendirdiğini söylüyor. Mevcut tehlike daha yanlış okunamazdı. Bir cümle ile özetlemek gerekirse Donald Trump, ABD toplumunun kronikleşen çöküşünün, işçilerin cüzdanlarının kullanmaya kullanmaya tozlanmasının ve ABD’nin dünya liderliği koltuğunun sarsılma ve yıkılma emareleri göstermesinin reaksiyoner ve faşizan bir dışavurumu. Çöken Alman ulus-devletçiliğinin Nazileri, iktidarlardan düşen siyasal İslamcılığın IŞİD’i doğurması gibi, “Amerikan rüyasının” gitgide bir karabasan halini alması da Trump’ı ve onun barbarlığı temsil eden programını güçlendiriyor. Trump da bu ilişkiyi kabul ediyor zira kampanyasının sloganı “Amerika’yı yine muhteşem yap”. Bu, bütün basın ve yayın organlarını tekelinde biriktirmiş olan Wall Street sakinlerinin uzun senelerdir sürdürdükleri “muhteşem ülke ABD” temalı propagandanın ardında büyük bir enkaz bırakarak çöktüğüne, klasik vatanperver argümanların iflas ettiğine işaret ediyor. Trump da, ona oy verenler de artık ülkelerinin “muhteşem” olmadığını kabul ediyorlar, senelerdir bilinçlerine pompalanan ve mutlu sonla biten masalların değil, bir tragedyanın içerisinde olduklarını fark ediyorlar. Siyahilere dönük soykırımcı bir politikayı sahiplenen Klu Klux Klan’ın Trump’a oy çağrısı yapması ve Trump’ın Twitter’dan Mussolini alıntıları yapması bu ilişkinin doğrudan bir sonucu.

New York Times yazarlarından birçok politik danışmana kadar, Trump’ın siyaset yapmayı bilmediğini, kabalığı sebebiyle kaybedeceğini ve aslında darkafalı bir emlakçıdan öte bir şey olmadığını söyleyen çok. Haklı olabilirler, yarışın son virajına girildiğinde Trump gerçekten de kazanamayabilir. Ancak Trump’ın bu seçimlerin kazananı olarak çıkıp çıkmamasından öte, neyi temsil ettiği, hangi istenci ifade ettiği önemli. Trump, başarılı bir iş hayatının ardından daha da fazlasını başarmak isteyen basit bir güç tutkunu despot değil, ABD kapitalist sınıfının ileri keşif kolu. Bu ileri keşif kolunun kapitalist sınıfa vereceği rapor, ardından başka birliklerin gönderilip gönderilmeyeceğini belirleyecek.

Peki insanlar, Cumhuriyetçi Parti’nin dâhi ağır topları tarafından yerden yere vurulan Trump’a neden oy veriyorlar? Trump’a oy atan insanlar kim? Sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirdiği anketler “eğitimsiz beyaz nüfus” diyor. Ancak bunun da ötesinde alt ve orta-alt sınıfın yorulmuş, öfkelenmiş ve korkmuş kesimleri Trump seçmenlerinin omurgasını oluşturuyor. Toplumun atomizasyonu, her bireyin kendilerini ezen şirketlerin karşısında yalıtılması ve izole olması, ev içi refahın çökerken yalnızlaşmanın yükselmesi: Trump, yaşadığı şoku atlatamamış olan bu psikolojilerden sonuna kadar faydalanıyor. Toplumun paramparça olmuş ruh halini alıyor ve bunu mülteciler ile Müslümanlara karşı birleştirmeyi öneriyor. Trump “ABD’nin kurtarıcısı” rolüne soyunuyor ve ulusun üzerinde bir hakem gibi yükselme iddiasında olan bütün Bonapart adayları gibi bir “kutsal görevden” bahsediyor: Geleneksel Hıristiyanlık öğretilerinin biçimini kullanarak “milli değerleri” ve “ulusun temeli aile kurumunu” savunacağını, bunu da elinde bir kılıçla yapacağını deklare ediyor.

Marx, hiçbir toplumun kendi olasılıklarını tüketmeden yok olmayacağını yazmıştı. Trump, ABD toplumunun önündeki kritik olasılıklardan birisi. Bu olasılığın tüketilmesi, kaçınılmaz bir çöküşün başlangıcı olacaktır. Troçki 78 sene önce bir röportajında, işçi örgütleri üzerinde faşizan yaptırımlar uygulayan valiler üzerine şöyle konuşuyordu:
Newark’daki vali, Hague’ı taklit etmeye başlıyor; Hague ve büyük patronlar hepsini esinlendiriyor. Şu tamamen açık ki, Roosevelt, şimdiki krizde demokratik araçlarla hiçbir şey yapamayacağını gözleyecek. O, Stalinistlerin 1932’de iddia ettiği gibi faşist değildir. Fakat inisiyatifi felç olacaktır. Ne yapabilir? İşçiler hoşnut değil, büyük patronlar hoşnut değil.

(…)

Newark valisinin yaptığı taklit büyük bir öneme sahiptir. İki ya da üç yıl içerisinde Amerikan karakterli güçlü bir faşist hareket olabilir. Hague nedir? Mussolini ya da Hitler ile bir alıp veremediği yoktur, o bir Amerikan faşistidir. Nasıl yükseldi? Toplum artık demokratik araçlarla daha fazla yönetilemiyor, onun için.

(…)

Lundberg’in kitabında gösterdiği 60 ailenin ABD’yi yönettiğini iyi anlamalıyız. Fakat nasıl yönetiyorlar? Bugüne kadar demokratik yöntemlerle. Onlar orta sınıflar, küçük burjuvazi ve işçiler tarafından kuşatılmış küçük bir azınlıktırlar. Onlar bu toplum içerisindeki orta sınıfları bu topluma ortak etme olasılığına sahip olmalıdırlar.

El Dorado’nun yeni temsilcisi: Bernie Sanders

Sanders için, Voltaire’in de kullandığı İspanyol kökenli bir efsanevi ütopyanın temsilcisi dedik ancak bu savunduğu önermeler imkansız olduğu için değil (aksine bu önermelerin gerçekleşmesi tek çıkış yolu). Böyle söylememizin sebebi, Sanders’ın bu önermeleri gerçekleştirme planlarını ve yöntemini, parlamentarizmin renkleriyle boyamış olması. Sanders ABD işçi sınıfının bilincinde ilerici kırılmalar yaratsa da, reformlar yoluyla kapitalist sınıfın durdurulabileceğini söyleyerek, eski bir yanılsamanın günümüzdeki sesi hâlini alıyor.
Sanders geçmişte Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti dışarısında kalan birçok sosyalist grup inşa etti ve bunların başını çekti. 1968’de siyahların özgürlük hareketinin kararlı bir savunucusu olarak seferberliklerin içerisinde yer aldı. Vermont’da dört defa art arda Burlington valisi seçildi. 2006’da senatör seçilerek, “ilk sosyalist senatör” oldu. Bu süreç içerisinde, Obama’nın da aktif desteğiyle Demokratik Parti’ye katıldı ve partinin “radikal” solunu temsil etti.

Yaklaşan başkanlık seçimleri için adaylığını açıklayan Sanders, Trump’la birlikte sürmekte olan seçim yarışının en çok konuşulan ismi. Red Hot Chili Peppers grubunun kampanyasını desteklemek için dayanışma konseri verdiği, Hollywood’dan birçok ismin desteğini açıkladığı, siyah hareketinin kamu figürleri olarak öne çıkan liderlerinin oy çağrısı yaptığı ve Carl Sagan’ın öğrencisi Neil deGrass Tyson gibi birçok bilim insanının arkasında durduğunu açıkladığı Sanders’ın yakaladığı bu dinamizm nasıl açıklanabilir? Hem de bir sene önce kendisinin potansiyel adaylar içerisinde dâhi tartışılmadığını, tartışılsaydı da birçok analistin kendisini politik bir güç olarak hiç ciddiye almayacağını düşünürsek.

Sanders zenginleri vergilendireceğini, saatlik mesai ücretini 15 dolara çıkaracağını, üniversiteleri ve sağlık hizmetlerini ücretsiz hâle getireceğini, ırkçılıkla ve küresel ısınmayla savaşıp, LGBTİ hareketini destekleyeceğini ve askeri müdahaleleri sonlandıracağını söylüyor. Obama iktidarının kitlelerde yarattığı hayal kırıklığı Sanders’ı güçlendiriyor. Kendisi, işçilerin senede elli bin dolardan daha az kazandığı New Hampshire eyaletinde %85’lik bir oranla rakibi Clinton’ı geride bıraktı. AFL-CIO gibi birçok sendika, yarışta şimdilik önde olan Clinton’ı destekleseler de, son senelerde mücadele hâline geçmiş olan hemşireler, iletişim işçileri, fast food emekçileri gibi farklı sektörler de Sanders’a desteklerini açıklamış durumdalar. Bunların yanı sıra Sanders, bankacılardan ve lobicilerden seçim faaliyetleri için alınan ve “süper paket” ismi verilen fonları reddeden tek aday. Kendisi internet üzerinden kampanyasının desteklenmesi için mali bir dayanışma ağı kurdu. Kısa bir sürede altı yüz binin üzerinde insan bu ağ üzerinden Sanders’ın kampanyasına ekonomik yardımda bulundu. Yardımda bulunanların sayısı bugün iki milyona yaklaşırken, Sanders’ın ABD tarihinin en geniş katılımlı kampanyasını organize ettiği söyleniyor.

Sanders’ın çağrısı kelimesi kelimesine şu: “Politik devrim”. Bu tamlamayı Marksist anlamıyla kullanmasa da, vampir görünce gümüş çıkarır gibi “devrim” kelimesini duyunca haç çıkaran ABD kamuoyunun geniş kesimlerinin gündelik hayatlarına bu kelimeyi sokabilmesi dâhi bilinçlerde yaşanmış bir sıçramayı gösteriyor. Soğuk Savaş’ın anti-komünist demagojileri ile sarıp sarmalanmış ABD’li kitleler, artık devrimci sloganlardan korkmuyorlar. “Saatlik mesai ücreti 15 dolara çıksın” diyen birisine, “istersen Kolhoz da kuralım” tarzında gevezeliklerle cevap veren karaktersiz seslerin sayısı bir hayli azaldı. Sanders, ABD’de toplum genelince bir küfür olarak kullanılan “sosyalist” kelimesini kendisi için hiç çekinmeden kullanıyor ve aynı zamanda canlı yayına çıktığında hiçbir dine inanmadığını da açıklıyor. Birleşik Devletler kurumlarının ve kamuoyunun “kutsal” bildiği birçok tabuyla, geleneksel politikalarla ve İncil’in temel alındığı çağdışı inançlarla ters düşen bu adayın, donuk önyargılar sebebiyle kampanyasının ölü doğacağı sanılırken, giderek popülerliğini arttırması, toplumsal krizin yol açtığı yaşamsal endişelerin gücünü gözler önüne seriyor.

Sanders’ın “sosyalizm” modeli, Kuzey Avrupa ülkelerinin sahip olduğu iktisadi altyapının örnek olarak alınmasını öngörüyor. El Dorado’nun temsilcisi olarak anmamızın sebeplerinden birisi de gerçek dışı olan bu önerisi. Doğu Asya’ya kayan sanayi üretimini ABD topraklarına geri getirerek istihdam yaratacağını açıklayan Sanders’ın “demokratik sosyalizm” programı, uluslararası iş bölümünün ve eşitsiz bileşik gelişim teorisinin acımasız yasaları ile vereceği kavgada yenilmeye mahkum. Birleşik Devletler üretici güçlerinin yaşadığı tarihsel krizi bir üretim tarzı sorunu olarak değil, kapitalizmin sınırlarından taşmayan ekonomik modeller sorunu ve coğrafi tercih meselesi olarak yorumlayan Sanders, mevcut iktisat yasaları altında İskandinavya ülkelerinin var olabilmesi için Kenyaların ve Sri Lankaların da olması gerektiğini anlamıyor.

Evet, Vermontlu sosyalist Clinton’ın gerisinde. “Süper Salı” ismi verilen ve 11 eyalette aynı anda yapılan seçimlerde kendisi 4 eyalet kazanırken, Clinton geriye kalan 7’sini de kazandı. Ancak bu geriliğe rağmen gözlemlenmesi gereken farklı bir olgu var. Clinton’ın seçimler öncesinde eyaletlerde yaptığı mitingler bir hayli sönük geçiyor. Ölü bir atmosferin altında gerçekleşen ve liberal demokrat ilkelerin can sıkan rutin tekrarlarına dönüşen bu mitinglere birkaç yüz insan katılıyor. Sanders ise gittiği her yerde binlerce kişilik küçük stadyumları doldurmayı başarıyor. Mitinglerde yaptığı konuşmalar sık sık alkışlarla ve mücadeleye çağıran heyecanlı sloganlarla bölünüyor. Sanders’ın seçmen ağı Clinton’a oranla daha ufak olabilir ancak bu kitle daha dinamik ve enerjik, toplumu dönüştürme gücü çok daha yüksek. Sistemde köklü değişimleri gerçekleştirme istekleri, nicel olarak daha küçük olan bu kesimleri nitel olarak daha etkili kılıyor.

Sanders’ın Demokratik Parti içerisinden çıkan bir aday olduğunu söylemiştik. Çelişkili olacak ancak kendisi 1986 yılının Temmuz ayında, Berkeley’de sosyalistlerin ve aktivistlerin katıldığı bir toplantıda, şunları söylemişti: “Biz sosyalistlerin Demokratik Parti içinde kendi fikirlerimizi empoze etmek için çalışıp çalışmamamız gerektiğini tartışıyoruz. Ama Demokratik Parti, sosyalistlerin değil, aksine düşmanlarının, burjuva politikacıların partisi. İşçilerin, işçi sınıfının, sosyalistlerin partisi değil, çünkü işçileri ezen sınıfı savunuyor. Eğer partilerine katılarak Demokratlara karşı seçimleri kazanabileceğimizi gösterseydik, politik bir güç olarak kendi doğumumuzu ertelemiş olmaz mıydık? Kendi fikirlerimize en büyük suç bu olmaz mıydı?”

Bu konuşmanın üzerinden geçen 30 sene, açık ki, Sanders’ı değiştirmiş. Reformist de olsa geniş emekçi kesimleri kucaklayacak bağımsız bir işçi partisinin inşasından vazgeçen Sanders, politik programını geleneksel anti-demokratik iki partili seçim paradigmasına hapsetmiş durumda. Bu bağlamda Sanders ile Çipras karşılaştırması bir hataya işaret ediyor, zira iki isim de farklı konjonktürlerin bir sonucu. Syriza, geleneksel burjuva partilerinden yaşanan bir kopuş sonucu, çok sayıdaki genel grevin ardından iktidara yerleşmiş ve ardından Yunanistanlı işçilerin kurtuluş özlemlerini Troyka’ya pazarlamıştı. Sanders ise emperyalist askeri müdahaleler gerçekleştiren ve büyük bankaların siyasi büroları gibi çalışan iki partili geleneksel sistemden herhangi bir kopuşu önermiyor, aksine bu aristokratik çıkmazın içerisinde konumlanıyor ve bu çıkmazı soldan yeniden üretiyor.

***

Trump ve Sanders gibi, geleneksel Amerikan siyasetinin “olağan” değerleri içerisinde konumlanmayan çıkışların aynı zaman dilimlerinde ortaya çıkmış olmaları kesinlikle bir tesadüf değil. Sadece bu gerçek bile, dünyanın geri kalanıyla birlikte ABD toplumunun üzerine çökmüş olan sosyo-ekonomik buhranın korkunç derinliğini gösteriyor.
ABD’nin üzerinde bir sarkaç sallanıyor. Beyaz Saray’ın yönetim krizi derinleştikçe bu sarkaç ivme kazanıyor. Asıl tehlike, sola doğru sallanan sarkacın, orada tutulamazsa, geri dönüşsüz bir şekilde sağa savrulacağı olmasıdır.

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.