“2019” endişesi

“2019” endişesi iktidarı çok tehlikeli işlere sürükleyebilir. 7 Haziran (2015) kaybını 1 Kasım başarısına dönüştüren korkutma ve yıldırma taktiklerinin, çeşitli biçimlerde yeniden devreye girme ihtimalinden söz ediyoruz. 1 Kasım’ın yeni rejimin giriş kapısı olduğu ve bu rejimin de zorunlu biçimde bir “iç savaş rejimine” dönüşeceği düşünüldüğünde bunun güçlü bir ihtimal olduğu açık.

Bir dönem RTE’nin ağzından “kavmiyetçilik” olarak suçlanan, ancak daha sonra baş tacı edilen şoven Türk milliyetçiliği bu defa da sahnede. Ancak bir kapsam genişlemesi var. Gidişat, o dönem Kürtlerle sınırlı milliyetçi zorbalık politikasının, yeni dönemde Türklere karşı da yürürlüğe gireceğini gösteriyor; hem de sıkı bir “antiemperyalizm” kılığında! Daha önce yeni bir “kurtuluş savaşı” söylemi eşliğinde muhalefeti “yerli ve milli” olmamakla suçlayan  Saray politikası bugün aynı muhalefeti toptan “emperyalizm işbirlikçisi” ilan etme ve “muhalefet=hıyanet” düzeyine varmış durumda. Başından beri “Amerikan emperyalizminin bir projesi” olarak suçlanan iktidar, şimdi karşıtlarını bir “Amerikan projesi” olmakla suçluyor; yani “vatan hainliği” ile.

Gerçi muhaliflerin “vatan haini” olduğu suçlaması Türkiye için yeni değil. Üstelik AKP döneminde, daha çok kültür-kimlik-inanç kaynaklı gerilim ve kamplaştırma politikalarına da epeyce aşinayız. Yani bütün bunların artık “kabak tadı verdiği” bile söylenebilir. Ancak bazı dönemlerde, bazı söylemlerin, bazı başka unsurlarla kesişerek patlayıcı bir karışıma dönüştüğü bilinir. Bugüne kadar daha çok propagandif nitelikli, görece soyut bir “dış güçler” ve buna bağlı “iç düşmanlar” söylemi, giderek çok daha somut ve ajitatif biçimlerde iktidar politikalarının merkezine yerleşmeye başladı. İktidara göre, Batı ile muhalefet arasında kendisine yönelik doğrudan bir komplo-darbe bağlantısı var. RTE, doğrudan bir adres vererek ABD’nin Türkiye’ye karşı bir planı olduğunu açıkça söyledi.

Kan damlayan kalemler!

İşler bununla da sınırlı değil.  Kaleminden kan damlayan bir takım “gazetecilerin”, iktidarı kaybetme korkusunun yol açtığı öfke ve dehşetle öne sürdükleri “kıyamet” senaryolarını unutmayalım. Yakın bir zaman önce bir Yeni Şafak yazarı “Bir ülke savunması söz konusuyken… bu büyük seferberlikte yer almayan… Türkiye düşmanlarından ” söz ettiği yazısında şöyle demişti: “Vatan, millet, ülke, devlet eksenli bir saflaşma olacak. Bunun dışında hiçbir şeyin önemi kalmadı. Türkiye olarak büyük bir hesaplaşmaya kilitlendik… Öyleyse bu savunma ve hesaplaşma dışındaki her ses bizim için tehdittir.”

Eğer işin özü buysa yapılacaklar bellidir. Bu nedenle yeni rejim, giderek artan bir hırsla bir “düşman savaş hukuku” yaratıp muhalefeti de onun kapsamına alma çabasındadır. Bırakın diğerlerini, CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik tehdit dolu söylemin bile altı boş değildir. Ortada gerçek bir tehlike vardır. Zaten CHP’yi “Adalet Yürüyüşü”ne zorlayan da budur.

Vardığımız noktada, “Reis’i devirip memleketi emperyalizme peşkeş çekmeye” çalışan iç muhalefete karşı, mesela bir “hıyaneti vataniye kanunu”nun yürürlüğe konması iktidar açısından “meşru ve milli” bir hak haline gelir; zaten sözünü ettiğimiz “iç savaş rejiminin” temeli de budur.

Yeni bir Takrir-i Sükûn

İktidarın “Atatürkçülüğünü” de bu açıdan değerlendirebiliriz. İkinci bir “Kurucu” ve “Gazi” rolüne heveslenen RTE’nin yeni bir “Takrir-i Sükûn” kanunu çıkarmaması için kendince hiçbir neden yoktur! Ancak gidişatın tehlikesi “hukuki” durumlarla sınırlı değildir. “Dış güçlerle işbirliği içindeki vatan hainleri” söylemi, sürecin bir kırılma noktasında, toplumun bir bölümü üzerindeki yasal “devlet korumasının” fiilen kalkmasına ve bu muhalif kesimlerin rejim yanlısı “paramiliterlerin” saldırılarına açık hale getirilmesine de yol açabilir. Kısacası “2019” yolunda açık şiddet dahil, pek çok biçim alabilecek korkutma ve yıldırma taktiklerinin menzili, Kürtlerin ötesinde artık Türklere de uzanmaktadır. Yeni rejimin “çakma antiemperyalizmi” “millet dışı” ilan etmeye çalıştığı bütün kesimlere yönelik olup iktidarı seçim yoluyla vermemeyi hedeflemektedir. Rejim, bunun için “her şeyi” yapmaya hazırdır.

Özgürlük işçilerle…

Türkiye çok tehlikeli bir “seçim sathı mailine” girmiştir. Buna rağmen durum umutsuz değildir. Ancak hiçbir umut boşlukta oluşmaz. Var olan boşluğu dolduracak olanlar işçi sınıfı ile bu ülkenin devrimci sosyalist güçleridir. Gezi ve Metal fırtına örnekleri rüzgârın her an dönebileceğini göstermiştir. Sorun bu tür durumlara hazırlıklı olmaktır. İktidarın zaptını “güncel” bir sorun olarak ele alan; “sınıfa karşı sınıf” mantığıyla hareket eden bir devrimci önderliğin inşası gerçekleşmediği sürece sözünü ettiğimiz boşluk dolmayacaktır. Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek tek güç işçi sınıfıdır. Sadece bu siyasi iktidar değil, onun temsil ettiği sınıf egemenliği de son bulmadan gerçek anlamda bir özgürleşme mümkün değildir; gerçek özgürlük ve demokrasi işçilerle gelecektir!