Paramiliterler, burjuvazi ve diğerleri

Muhalif çevrelerce “linç kararnamesi” olarak da adlandırılan kararname ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nın savcılık ve mahkemelere olası bir hukuki tartışmada esas alınması amacıyla gönderilen “bilgi notu” şöyle: “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasına katılan sivil kişilerin de hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu hususları düzenlenmiştir.” Görüldüğü üzere bu bilgi notunda herhangi bir tarih sınırı yoktur; yani tamamen ucu açık bir maddeden söz ediyoruz. Hükümetin bütün kıvırtma çabalarına rağmen hem maddenin içeriği, hem resmen açıklanma biçimi, hem de uygulanacağı siyasi-toplumsal ortam ve iktidarın amaçları düşünüldüğünde neyin ne olduğu apaçık ortada.

Zaten herkes bunun farkında ve o nedenle çok geniş ve farklı kesimlerden birbirine benzer itirazlar geliyor. CHP, bu KHK maddesini “silahlı çete kurma maddesi” olarak tanımlarken İYİ Parti sözcüsü, maddenin “linç kültürünü teşvik ettiğini” ve “iç savaşı tetiklemek isteyen provokatör milislerin işini kolaylaştıracağını”; bu maddeyle “Bir grup sapığın, 15 Temmuz ile bağlantılandıracağı herhangi bir eylemi yapan eylemcileri palalarla kesip silahlarla katletmelerinin meşru hale geleceğini” belirtiyor, Partinin Başkanı ve eski içişleri bakanlarından Meral Akşener ise “iç savaş” uyarısı yapıyor. Aynı şekilde Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun da maddenin yol açacağı toplumsal tehlikelere ilişkin ciddi uyarı ve eleştirileri var. Bir başka eleştiri ve uyarı da AKP’li eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den. Gül, maddeyi “hukuk dili ile bağdaşmayan muğlaklığı” açısından eleştirerek, “ileride hepimizi üzecek olaylara ve gelişmelere fırsat vermemek için” gözden geçirilmesini istedi. Bir başka eleştiri ise TÜSİAD’dan geldi, Büyük sermayenin örgütü açıklamasında, “ucu açık düzenlemeler hukuk devleti ilkelerine uygun olmayacak neticelere sebep olabilir… Endişemiz son KHK ile toplumumuzdaki bölünme ve güvensizlik ortamının daha da derinleşmesidir” denildi.

Yukarıdaki satırlarda, zaten düzenin yeminli düşmanı olan veya öyle kabul edilen sosyalist soldan veya HDP’den gelen açıklamalara değinmeden doğrudan “düzen güçlerinin”, yani burjuva partilerinin eleştiri ve endişelerinden söz ettik. Çünkü, eğer onlar da korkuyorsa gerçekten korkulacak bir durum var demektir. Siyasi partiler açısından sorun her şeyden önce “2019” ile ilgili. Muhalif veya muvafık çok geniş bir kesim “2019” un (2018’de de yapılsa) “normal” bir seçim olmayacağının farkında. Bu sadece, iktidarın, sonuçlar ne olursa olsun bir seçimle gitmeyeceği, bunun için her türlü hileye başvuracağı inancıyla sınırlı bir endişe değil. Herkes, iktidar yanlısı paramiliter güçlere son KHK ile getirilen ucu açık affın (yani verilen yetkinin) seçimlerden önce seçim kampanyalarının, seçimlerden sonra ise hileli sonuçları protesto eylemlerinin engellenmesi amacıyla kullanılacağının farkında. Bu, iktidar partisi ve ona biat edenlerin dışındaki partilerin parlamentonun fiilen devreden çıkarıldığı bir dönemde iyice felç edilerek işlemez hale getirilmesi, yani onların sonu anlamına geliyor.

Büyük sermayenin derdi

Bunlar daha çok siyasi tepkiler. Ancak büyük burjuvazinin TÜSİAD üzerinden verdiği tepki, bizce çok daha geniş kapsamlı; siyasetin ötesinde ekonomik, toplumsal boyutlara sahip. Gerçi RTE’nin rutin “azarlama seanslarında” da pek çok defa belirttiği üzere bu iktidar döneminde (aslında daha öncekilerde de) büyük kârlar elde etmiş olsalar da büyük sermaye çevreleri endişeli. Giderek somutlaşan bir “iç savaş” tehlikesi ve toplumun geniş kesimlerine yayılacak çatışmaların muhtemel sonuçları Türkiye finans kapitalini ciddi biçimde endişelendiriyor. Kimse bunun “demokratik bir endişe” olduğunu sanmasın; asıl mesele muhtemel kayıplarla ilgili. Yoksa daha fazla kazandıracağını bildiği anda büyük sermaye “demokrasiden” bir çırpıda vazgeçer! Bunun farkında olan RTE de o nedenle şu lafları ortalık yerde rahtça ediveriyor: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz.  Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i. Fotoğraf oldukça net.” Daha ne desin!

Hatta şu son KHK’nın “paramiliterler” maddesi düşünüldüğünde RTE artık şöyle de konuşabilir: “… Şimdi grev yapılan yere gönderiyoruz vatandaşı, grev yapmak suretiyle iş dünyamızı sarsmak, ekonomimize zarar vermek isteyen vatan hainlerini dağıtıveriyoruz. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i!” İyi değil mi? Abarttığımız sanılmasın, çok iyi biliyoruz ki iktidar tarafından ortalığa salınacak paramiliterlerin saldırı hedefleri sadece “Gezi” türü protesto eylemleri olmayacak; bunlar aynı 60’lı ve 70’li yıllardaki faşist paramiliterlerin yaptığı gibi, patronlarla el ele her türlü grev kırıcılığını da yapacaklardır. Bu durumun patronları memnun etmesi beklenmez mi. Bu “çok genel” olarak böyle olsa da bu soruya her zaman “evet” cevabı vermek mümkün değil. Burjuvazinin, “toplumsal mülkiyetini” koruyabilmek amacıyla “siyasal mülkiyetinden” vaz geçtiği, mesela temelde bir “paramiliterler rejimi” olan faşizmi desteklediği zamanlar vardır. Ancak, böyle durumlar, işçi sınıfının ezilmesi sonucunda sadece sermayenin kârlarında büyük artışlar sağlamaz, aynı zamanda işçi sınıfını sürekli bir terör yoluyla baskı altında tutan güçlere de haraç ödemeyi, onların ağız kokularını çekmeyi de zorunlu kılar. Burjuvazi zorunda olmadıkça, zaman zaman kendisi için de bir tehdide dönüşebilen, “öngörülemez” ve maceracı güçlerin iktidarını tercih etmez. Yani burjuva “iç savaş rejimleri”  işçi ve emekçilere yönelik açık baskı ve tehlikelerin yanı sıra sermaye sınıfı için de ciddi riskler içerir. Bugün içinden geçtiğimiz sürecin, siyasi iktidarın işçi sınıfının hak ve özgürlüklerine karşı düşmanca tavrı ne olursa olsun, uluslararası ilişkileri, sermaye girişleri, yatırım ve sermaye güvenliği açısından (Teröre destek suçlamasıyla müsadere tehlikesi de dahil) burjuvaziyi mutlu ettiği söylenemez.

Bu kadarla kalsa…

Ancak sermayenin tepki ve endişesinin nedeni bu tehlikelerle de sınırlı değildir. Bu tür siyasi iktidarlar, uygulamalarıyla o anda var olmayan tehlikelere de yol açarlar. Mesela Gezi, Metal Fırtına gibi kitlesel eylemlere veya ülkenin çeşitli yerlerinde yaşanan irili ufaklı grevlere yönelik paramiliter saldırıların muhtemel bazı sonuçlarını düşünelim. Bir büyük eylemde yer alan kitlelerin, grev ve direnişteki işçilerin, devlet güçleri tarafından açık veya örtülü biçimde desteklenen paramiliter saldırılara karşı örgütlenerek aynı usullerle karşılık verdiklerini, işi fabrika işgallerine, siyasi grevlere çevirmeye başladıklarını farz edelim. Üstelik bir de zaten bu işlere teşne bazı toplulukların kendi paramiliter güçleriyle karşılık vermeye başlama ihtimallerini hesaba katalım. İşler nice olur

Ayrıca maazallah bir de bu konuda program sahibi birilerinin bu karşılıklı “kitle seferberliklerinden” vazife çıkartıp işin seyrini değiştirebilecek bir takım öneri ve eylemlerle zuhur ettiği bir ortamı hayal edelim. Mesela geçmişteki Rus Devrimi, İtalyan ve Alman faşizmleri, İspanyol Devrimi vb. pek çok tarihsel deneyimlerden kaynaklanan ve saldırılar karşısında, grev ve fabrika işgallerinin güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulan ve aslında birer “ikili iktidar” organı olan “fabrika komitelerini”, “işçi öz savunma gruplarını”; bunların, işlerin çığırından çıkmaya başladığı bir noktada, daha geniş alanlardaki mücadelelerin birleşmesiyle “işçi milislerine” dönüşmesini ve de sonunda memleket çapında kitlelerin yaygın biçimde konseyler, meclisler halinde örgütlendiği genel bir “ikili iktidar” durumunu kim ister ki! Tabii, bütün bunlar otomatik olarak ortaya çıkacak sonuçlar olmasa bile, yine de tarihte yaşanmış durumlar. O nedenle, ortada daha bunların hiçbiri yokken, sırf iktidar çılgınlığına yakalanmış birilerinin peşine kör gibi takılıp başını belaya sokmanın anlamı yok! Saray merkezli rejimin sınıf karakteri itibariyle bir burjuva rejimi olduğu, bugüne kadar pek çok eylemiyle yerli ve uluslararası sermayenin çıkarlarını gerçekleştirmeye çalıştığı bir gerçekse de, bu tür iktidarların hem iç hem de dış politikalarıyla zaman zaman burjuvazinin başını belaya soktukları da unutulmamalıdır. Epeyce iç içe geçmiş durumdaki yerli ve yabancı burjuvazinin aynı anda endişelenmesinin nedeni budur.

Diğerleri…

Devrimci sosyalistlere gelince; ipleri salınmış ve neredeyse yasal bir statü verilmek istenen paramiliterlerin terörist saldırılarına karşı durmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Bizim için bunun yolu,  tarihsel mirasımızın ve kendi deneyimlerimizin sağladığı birikimle, gerçekte saldırıların asıl hedefi olacak işçi sınıfının mücadelesi içinde yer almaktır. Dünya devriminin deneyimlerinin yanı sıra Türkiye’nin 1970-80 arasındaki tarihi bize yapılması ve yapılmaması gerekenler konusunda epeyce bir deneyim ve örnek sunmaktadır. Verilecek mücadelenin temel ilkesinin işçi sınıfının birliği ve toplumsal kurtuluşu olduğunu söylüyoruz. Bu birlik ve özgürlük hedefinin gerçekleşmesinin temel şartlarından biri,  işçi sınıfının ve emekçilerin birleşik bir cephesinin yaratılmasıdır. Toplumun kahir bir ekseriyetinin emekçilerden oluştuğu düşünüldüğünde bu cephenin ve her yana yayılmış mücadele organlarının kurulabilmesi halinde hemen hemen bütün toplumu temsil edeceği açıktır. Böyle yeterince geniş bir cephe imkânı varken, “demokrasi” adına dahi olsa burjuvazinin güvenilmez temsilcilerinden, hatta çoğu zaman sağlı-sollu “avukatlarından” medet ummanın, onlarla hayali “geniş cepheler” (mesela “halk cepheleri”) kurmaya çalışmanın âlemi yoktur. Zaten paramiliterlere karşı mücadelenin bir noktasında, burjuvazinin bir devrim korkusuyla “karşı tarafta” yer alması kaçınılmazdır. Sırf “demokrasi mücadelemizde” burjuvaziyi kaybetmemek adına sınıf mücadelesinin gereklerinden vazgeçmek ise pek akıl kârı olmayacaktır. Sonuçta adı geçen paramiliterler burjuvazinin değil, emekçilerin düşmanıdır ve bu düzenin değişmesinden sadece emekçilerin çıkarı vardır.