Suriye barışı…

Suriye’de bir tür barışa yönelik mutabakatın sağlandığı, IŞİD’in yenilgisinin ardından sıranın politik sorunun yani rejim sorununun çözümüne geldiği düşüncesi bir süredir yaygın biçimde kabul görüyor.

Ancak bu tür “barış” süreçleri, tabiatları itibariyle aynı zamanda birer “savaş” sürecidir. “Tabiatları” derken bir “doğa olayından” söz etmiyoruz. Burada sorunu yaratanlar sürece dahil olan beşeri-toplumsal-siyasal güçlerdir. Elbette bir çeşit “barış” hedefi vardır; hiçbir savaş sonsuza kadar süremeyeceği gibi, hiçbir güç de sonsuza kadar savaşamaz. Ancak mesela Astana türü mutabakatların önceliğinin tarafların kendi aralarındaki mücadeleyi kurallara bağlamak, süreci ve birbirlerini kontrol altında tutabilmek ve zaman kazanmak olduğu unutulmamalıdır. Kimse kendini bir anda hazır olmadığı veya istemediği büyük bir bölgesel savaşın içinde bulmak, bir şeyler almadan bir şeyler vermek veya işlerin tamamen kontrolden çıkmasını istemez. Herkes işin bağlanacağı masaya veya bir sonraki masaya kendisi için en avantajlı koşullarda oturmak ister. Bunun başlıca yolu olabildiğince mevzi kazanmak ve bu sayede bugünü ve geleceği şekillendirme gücünü elde etmektir. Hatta bu nedenle, pek çok örnekte olduğu gibi, barışlardan veya ateşkeslerden hemen önce çatışmalar hızlanabilir. Bütün bunlar normal veya “teamül gereği” görünse de başka bir takım iç ve dış dinamiklerle bir araya gelmeleri halinde tehlikeli sonuçlara, hatta savaşların yeniden harlanmasına, eskisinden daha beter bir hal almasına yol açabilirler. Bütün bu tarihsel tecrübeler, Suriye’deki “barış sürecinin” savaş dahil pek çok tehlikeli ihtimali barındırdığını gösteriyor. Yani, IŞİD’in peş peşe gelen yenilgileriyle işler yolunda gibi görünse de “Bu pilavın daha çok su kaldıracağı” ortada.

Rusya, ABD, İran ve diğerleri…

Nitekim son günlerde yaşanan bazı gelişmeler, 8. Cenevre görüşmelerinin de çöküşü,  çeşitli güçlerin temsilcilerinin ağızlarından çıkan bazı laflar, gönderilen mesajlar, potansiyel yakın tehlikelere işaret ediyor. Mesela Rusya, ABD’nin, içlerinde IŞİD’ci ve Nusracıların da bulunduğu bazı güçleri eğitmeye başladığını açıkladı. Oysa ABD’nin bir süre önce, zaten çok uzun zamandır “güvenilmez” bulduğu “ılımlı Suriye muhalefetine” ilişkin “eğit-donat” programına son verdiği açıklanmıştı. Ancak buna rağmen ABD’nin Suriye’nin doğusundaki güçlerle, rejim, İran ve bölgedeki müttefiklerinin ilerleyişini sınırlamak amacıyla işbirliği yaptığı biliniyor. Ancak ABD, Suriye’deki varlığını esas olarak kuzeydeki konumu, üsleri ve ittifakları üzerinden sürdürme niyetinde. IŞİD’in nihai olarak yenilmesine kadar Suriye’de kalacağını belirten ABD’nin buradaki başlıca müttefiki PYD-YPG önderliğindeki Kürt güçleri.

Ancak Suriye rejimi, nesnel koşulların ve Rojava bölgesinde ABD etkisini dengelemek ve nüfuzunu artırmak amacıyla arabuluculuk yapan Rusya’nın da etkisiyle bugüne kadar “yumuşak” davrandığı PYD-YPG’yi şimdi “birden bire” yabancı güçlerle ilişkisi nedeniyle “vatan haini” ilan ediverdi! Bu bir “anlaşma çağrısı” mı yoksa bir “savaş ilanı” mı şimdilik bilemeyiz (çünkü bölgemizde bunu ayırt etmek her zaman çok zor olmuştur!). Ancak “bir şeylere” işaret olduğunu, sonuçlarının da bir süre sonra ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Unutulmaması gereken husus, kısa bir süre önce ABD, YPG-SDG ve rejim güçlerinin (buna Irak ve Lübnanlı Şii milisleri de ekleyebiliriz) Deyrül Zor ve çevresindeki petrol bölgesinde karşı karşıya geldikleridir.

İran’ın bölgedeki ilerleyişi, kazanımları ve (bazen Suriye rejimi içinde de rahatsızlık yarattığı söylenen) etkisi ve ittifak halinde olduğu son derece mobilize Şii milis güçlerinin rolü de herkesin malûmu. Rusya ise rejimi kurtaran güç olarak hem askeri, hem de bölge çapındaki atağıyla diplomatik ve siyasi olarak genel durumu en azından şimdilik kontrol altına almış görünüyor. 

Türkiye ise beş-altı yıl önce elde etmeye heves ettiği pozisyonun çok gerisinde, iç politikasının doğrudan bir uzantısına dönüşen iflas etmiş dış politikasıyla ve çeşitli denge oyunlarıyla, büyük güçlerin bazen tehdit, bazen de rüşvetle kontrol altında tutmaya çalıştığı “öngörülemez” bir güç durumunda; Suriye masasına oturmanın, Kürtleri o masadan uzak tutmanın ve Rojava’ya  müdahale etmenin yollarını arıyor.

Barış mı..?

Bütün bunlar hesaba katıldığında Suriye “barış” sürecinin öyle dümdüz bir yol izlemeyeceği, siyasal çözüm noktasına o kadar kolay varılamayacağı anlaşılır. Zaten bu tekinsiz ortam, işe dahil olan büyük-küçük ve orta boy güçlerin, yani Suriye devrimini boğan “uluslararası karşıdevrim cephesinin” başlıca mensuplarının (ABD, Rusya, İran, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Türkiye…) bütün bölge düzeyinde sürdürdükleri rekabetin doğrudan veya dolaylı bir çatışmaya dönüşmesi neticesinde yeniden ve bu defa çok daha kapsamlı biçimde altüst olabilir. ABD’nin yeni “ulusal güvenlik belgesindeki” önceliklere, “düşmanlar” sıralamasına ve ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın İran’a yönelik politikalarına bakıldığında bölgenin hem kendi dinamikleri, hem de dünya (Avrupa-Asya-Pasifik) çapındaki rekabet, gerilim ve hegemonya kavgası nedeniyle bir savaş alanına dönmesi ihtimali küçümsenemez. 

Kısacası, var olan dünya ve bölge koşullarında, görüntülerle sınırlı bir barış ve çözüm beklentisi, aceleci,  yüzeysel ve hesapsız bir iyimserlik anlamına gelir. Gerçi, “görüntülere” bakıldığında başta da belirttiğimiz gibi, tarafların güçlerini ve nüfuzlarını artırma, denklemin dışında kalmama vb. nedenlerle masadaki yerleri için zaman zaman itişip kakıştıkları, taktik hamleler yaptığı, şu anda yaşananların IŞİD sonrası döneme ilişkin hazırlıklar, “cilveleşmeler” olduğu; ABD-Rusya ilişkilerindeki “uyuma” bakıldığında iki büyük güç arasında bir uzlaşmanın sağlandığı da söylenebilir. Ancak bu, bütün “mantıklı ve rasyonel” görüntüsüne rağmen, düz ve eksik bir bakış açısıdır. Burada dünyanın ve bölgenin gerçek durumu, kapitalizmin dünya çapındaki bunalımının ekonomik, toplumsal ve siyasi sonuçları, emperyalizmin hegemonya krizi ve “nedense” hiç sözü edilmeyen, Suriye sorununun toplumsal temelleri ve bunların ortaya çıkaracağı sonuçlar hesaba katılmamıştır.