Aman Allahım, yoksa Gezi de…!

İktidar çevreleri, İran’daki halk hareketine ilişkin açıklamalarında “Gezi” benzetmesini kullanmaya başladılar. Elbette, kendi anlayışları çerçevesinde ve en berbat anlamıyla! Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, daha dolaylı bir üslupla, “olayların ‘Gezi’ye benzetildiğini” söyledi. En açık görüş ise AKP Meclis Başkan Vekili Mustafa Elitaş’tan geldi; Beyefendi, İran’da yaşanan kitlesel gösterilerin Gezi olaylarına benzediğini söyledi…

Sihirli bir formül: “Dış güçler…

Gezi’nin İran’da bugünlerde yaşananlara ne ölçüde benzeyip benzemediği bizim açımızdan tartışılabilir, ancak “yeni rejimimizin” sözcüleri açısından aralarında bir fark olmadığı belli. Ayrıca İran’daki kapitalist molla rejiminin temsilcilerinin Gezi hakkında ne düşündüklerini bilmesek de, her iki rejimin temsilcilerinin İran’da yaşananlar konusunda büyük ölçüde hemfikir oldukları söylenebilir: Gerek bizimkiler, gerek İran’daki “meslektaşları” adı geçen toplumsal olayları ve büyük kitle seferberliklerini “dış güçlerin oyunu”  olarak sunmayı uygun buluyorlar! Kısacası Sünni-Şii ayrımı olmaksızın bütün egemenleri birleştiren bir duygu ve fikir ortaklığından söz edebiliriz

Türkiye’de 68’den başlayarak 70’ler boyunca süren siyasi-toplumsal mücadeleler boyunca asker-sivil iktidar mensuplarının yaşananları açıklarken kullandıkları meşhur bir cümle kalıbı vardı. Bu cümle, “Önce masum öğrenci istekleriyle başlayan, ancak daha sonra dış mihrakların ve milli birlik ve beraberliğimize kast etmiş kökü dışarıda karanlık güçlerin…!” diye başlardı. Hedef elbette öncelikli olarak devrimci eylemlerdi. Devleti yönetenler, epeyce ileri derecedeki ekonomik ve diplomatik ilişkiler nedeniyle çok açık sözlü davranmasalar da, sağın daha “eli kolu serbest” kesimleri her fırsatta, solcuların bu eylemler karşılığında Ruslardan para aldıklarını, eylemlerin arkasında Sovyetler Birliği’nin olduğunu iddia ederlerdi. Toplumsal ve siyasi mücadeleleri açıklayan sihirli formül buydu.

Gelenek hiç değişmedi; geçmişin “vesayet” düzenine son vermekle öğünen AKP iktidarı da başı ilk sıkıştığında hiç tereddüt etmeden o “vesayetçi” kalıba sarılıverdi. Milyonların katıldığı Gezi isyanı iktidara göre “dış güçlerin bir oyunuydu. İşin içinde Türkiye’nin hızla büyümesini ve bölgede bir “oyun kurucu” haline gelmesinin kıskanan ve bu nedenle RTE’yi bir darbeyle devirmek isteyen “dış güçler”, özellikle de 3. Havalimanı’nın Frankfurt’a rakip olacağını gören Almanya, Türkiye ekonomisini çökertmek isteyen “faiz lobisi”, “halkçı” iktidarı yıkmaya çalışan sömürücü büyük sermaye çevreleri (Ki, karargâhı Gezi Parkı’nın hemen yanında, Koç Grubu’na ait Divan Oteli’nde kurmuşlardı; aynı otel isyancıların hastanesi olarak da kullanılmıştı) ve elbette Soroslar ve diğerleri… Gezi, Batı’da da epeyce bir sempati toplamış ve RTE’ye yönelik ağır eleştirilere yol açmıştı. Özet olarak Gezi olaylarına katılanlar emperyalizmin hizmetindeki darbecilerdi. Kısacası Gezi, Türkiye’yi bölüp parçalama niyetindeki emperyalizmin oyunundan başka bir şey değildi.

Lenin Almanların hizmetinde!

Elbette “komplo teorileri”nin mucidi bizim yerli ve milli muktedirlerimiz ve “hınk deyicileri” değil. Bu evrensel bir yaklaşım. Dünyanın her yerinde  “düzenin sahipleri” tarih boyunca toplumsal olayların gerçek nedenlerinin sorumluluğundan kurtulabilmek ve toplum üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için kendileri dışında her şeyi ve herkesi suçlama yoluna gitmişlerdir. Öyle ki bu yöntem zamanla adeta “dünyayı yönetmeye” başlamıştır. Buna göre muhalif anlamda toplumsal ve siyasal olan her şey dış kaynaklı bir komplonun sonucudur. Duruma, zamana ve meşrebe göre arkasında Yahudiler, Masonlar, büyük devletler, emperyalizm, ABD, İngiltere, Almanya, (geçmişte) Sovyetler Birliği (esas olarak Ruslar), Bolşevikler vardır. Ayrıca Başta Büyük Fransız Devrimi olmak üzere bütün devrimler birer komplonun eseridir. (Bizin 1908 de dahil devrimlerde daha çok Yahudi-masonların parmağı vardır!)  Mesela bu teoriye göre Rus devriminin ardındaki en önemli güç, Rusya’nın savaştan çekilmesinden büyük fayda sağlayacak olan Alman emperyalizmidir. Devrim, aslında (mühürlü bir trenle) Rusya’ya gönderilen ve bir Alman casusu olan Lenin tarafından yapılmıştır. Almanya, Rusya’nın savaştan çekilmesini isteyen Bolşeviklerin iktidara gelmesini istemektedir! Şaka değil, 1917 Ekimi’ne kadar geçen süre boyunca, iktidarı elinde tutan ve emperyalist savaşın devamından yana olan liberal burjuvaziyle “yurtsever” küçük burjuva demokratlarının başlıca iddiası, işçi sınıfı içindeki gücünü giderek artıran Lenin ve Bolşeviklerin Alman casusu vatan hainleri olduğuydu! Burada, genel olarak komünizm gibi Bolşevizm’in de,  kurucularının bir bölümü ve önde gelen pek çok temsilcisinin etnik kimlikleri nedeniyle, “uluslararası Yahudi komplosunun” (Sion Protokolleri!) eseri olduğu iddiasına girmiyoruz bile!

Kısaca söyleyecek olursak hemen hepsi “dış güçlere” ve onların maşaları durumundaki “iç düşmanlara” dayanan komplo teorilerin dünya çapında uzun bir geçmişi vardır. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Egemen sınıflar, ellerindeki sömürü, zulüm ve zorbalık çarkını döndürebilmek ve halkları, kendi sınıfsal çıkarlarının bütün ulusun çıkarları olduğuna inandırabilmek için bu yolu seçmek zorundadırlar. Böylece bir yandan baş kaldırmaya cesaret edenleri karalamaya, öte yandan da “dış tehlikelerle” korkuttukları kesimlerin sadakatini kazanmaya çalışırlar; çoğu zaman da bunu başarırlar.

Tuhaf olan…

Bütün bunlar gerici egemen sınıflar açısından çok normaldir. Ancak “tuhaf” olan, o egemen sınıflara karşı olduklarını söyleyen, kendilerini muhalif, ilerici ve hatta devrimci olarak tanımlayanların; toplumsal-siyasi olaylara o egemenlerden çok daha farklı bir analiz yöntemiyle yaklaşması gerekenlerin de neredeyse tıpatıp onlarla aynı yöntemi kullanmalarıdır. Bu durum önemli çelişkileri barındırır. Mesela Türkiye’deki OHAL rejimi  “faşizm” olarak tanımlanırken, Suriye’yi onlarca yıl boyunca OHAL ile yönetmiş olan, üstelik de Baas Partisi dışında her türlü siyasi faaliyeti, grevleri, bağımsız sendikaları, her türlü emek mücadelesini yasaklayan, devrimci, sosyalist muhalifleri uzun hapis cezalarına çarptıran Esad rejimi ilerici ve laik olduğu gerekçesiyle desteklenebilir. Bir diğer örnek ise şimdi bütün haşmetiyle gündeme gelen İran meselesidir. Malûm, İran rejimi “ilericilik-laiklik” bir yana adıyla sanıyla bir “İslam Cumhuriyeti”dir. Aslında bu rejim, laik Atatürkçü ulusalcımızın gözünde nefret edilesi bütün özellikleri taşır. Zaten o yüzden yıllarca “Mollalar İran’a!” sloganı atılmıştır. Ancak onun da kurtarır bir tarafı vardır: İran’daki İslami rejim de aynı Suriye’deki Baas rejimi gibi “antiemperyalistir”; yani Amerika’ya karşıdır. Yani biri “laik” ve “antiemperyalist”, diğeri ise “İslamcı” ve “antiemperyalisttir. Kısacası, ulusalcılarımızın ve hatta sosyalistlerimizin büyük bir bölümünün gözünde her ne olurlarsa olsunlar bu iki rejimin de tutar, muteber ve güvenilir  bir yanı vardır.

Antiemperyalizmin tekelci aşaması!

Ulusalcılarımızın ve sosyalistlerimizin gözünde itibarları ve güvenilirlikleri olmayanlar ise bu ülkelerin İslamcı ve laik despotların tahakkümü altındaki halkları, işçi ve emekçileridir! “Emperyalizm karşıtlığının” “devlet tekelinde” olduğu bu ülkelerde İşçilerin, emekçilerin, ezilen halkların her türlü başkaldırısı nedenine, kaynağına bakılmaksızın otomatikman “emperyalizmin” ve “dış güçlerin” oyunu, operasyonu olarak ilan edilir. Üstelik bunu yapanlar, kendi memleketlerinde, “yerli ve milli” olarak görmediği her türlü muhalefeti “vatana ihanet” sayan, toplumsal-siyasal her türlü karşı çıkışı emperyalizmin ve dış güçlerin tezgâhladığı bir “darbe” olarak ilan eden, sözde “antiemperyalist” despotik bir rejime karşı “demokrasi ve özgürlük” mücadelesi verdiğini söyleyen bir kısım zevattır! Mesela İran’daki kitlesel başkaldırıya ilişkin ellerinde çok önemli ve kesin bazı “kanıtlar” vardır: Trump’ın twitleri; Netanyahu’nun açıklamaları, Suudi Arabistan ve Körfez kaynaklı sosyal medya paylaşımları; ve elbette bunların bölgedeki konumları nedeniyle İran’daki bir karışıklıktan yararlanma umutları… İşte karşı durulamaz somut gerçeklikler ve kanıtlar!

Aman Allahım, yoksa Gezi de…!

Bunlar, nitelikleri itibariyle Gezi isyanı sırasında ve sonraki günlerde bizim hükümetin eline geçen “kanıtların” hemen hemen aynılarıdır! Zaten yazının girişinde yer alan iktidar kaynaklı “Gezi” benzetmelerinin çıkış noktası da burasıdır. Bu durumda ulusalcılarımıza ve onları takip eden bir kısım sosyalistimize sormamız gerekiyor: O dönem sizlerin de “demokrasi, özgürlük, laiklik ve aydınlanma” adına desteklediğiniz Gezi isyanının ardında “kimler”, hangi, “dış güçler”, hangi “emperyalist mihraklar” vardı?  Bir soru daha: Yeni bir “Gezi”de, rejim, “Emperyalist-Batı destekli” bu “darbe girişimini” (Emin olun, destek mahiyetinde dış kaynaklı pek çok twit ve sosyal medya paylaşımının yanı sıra Batılı hükümetlerden ve yabancı medyadan da pek çok uyarı gelecektir!) bastırmak amacıyla polis ve jandarmanın yanı sıra HÖH, Osmanlı Ocakları vb. “paramiliter” güçleri, yani bir nevi “(karşı)devrim muhafızlarını” veya “Beşiçleri” (İran) veya “Şebbihaları” (Suriye) çıkardığında eylemlerin niteliği hakkında hangi açıklamaları yapacaksınız!

Ama bizimkiler..!

“Ama bizimkiler ‘gerçek antiemperyalist’ değiller ki…!” dediğinizi duyar gibiyiz. Zaten bir süredir endişeli bir ruh haliyle RTE’nin gerçek bir antiemperyalist olmadığını kanıtlamaya çalışmakla meşgulsünüz! Ancak bu kafayla işiniz zor. Sizin ölçütlerinizle RTE’nin ve rejiminin sıkı bir emperyalizm karşıtına, ABD düşmanına dönüşmesi an meselesidir! Olmaz olmaz demeyin; ayakta kalmak için her şeyi yapmaya hazır Saray rejiminin ABD ve Batı ile köprüleri atması, NATO’dan çıkması, İncirlik ve diğer üsleri tamamen kendi kontrolüne alması, yeni ittifak sistemleri arayışına girmesi ve çeşitli “bağımsızlık” manevralarına girişmesi “ekonomik” nedenlerle çok kolay görünmese ve de pek çok riski içerse de imkânsız değildir. Unutmayın, karşınızda “olmaz” denilenleri hayret verici bir kolaylıkla yapıveren, her türlü riski almaya hazır bir güç var! Sizde bu, kapitalizme ilişkin tek laf etmeden emperyalizm analizi yapma yeteneği varken başımız belada demektir!

Çok kısa bir süre önce ulusalcı bir köşe yazarı, ABD emperyalizmine ve Kürtlere karşı bölgede “ebedi huzuru” sağlayacak bir Türkiye-İran-Suriye-Irak işbirliği ve ittifakı öneriyordu. Böylece ABD’’nin “Kürtleri kullanarak” bu ülkeleri bölme hedefi engellenecek ve bölge barışı sağlanmış olacaktı. Yazarımızın yazdıklarından anladığımız kadarıyla bu konuda asıl sorun, bu işlere kafası basmayan RTE Türkiyesi idi. Yazarımıza müjdeyi vermek isteriz, bu ittifak, en azından rejimlerinin giderek ortaklaşan nitelikleri fiilen kurulma yolunda: Türkiye, rejimi itibariyle hızla İran-Suriye karışımı bir ülkeye dönüşüyor. Elbette “antiemperyalizm” konusunda  diğerlerine nazaran bazı acemilikleri var, ne de olsa bu işlerde biraz yeni, ancak biz bu acemiliğin “yeni dostlarımızın” da yardımıyla kısa sürede ustalık aşamasına erişeceğine inanıyoruz; tabii biraz da sizlerin bu konudaki engin tecrübe ve hoşgörüsü sayesinde..!