Her şey sadece jeopolitik midir?

Arap Ortadoğusu ve özellikle de Suriye konusunda ağzını açan “uzmanların” çok büyük bir bölümü açısından sorun (neredeyse) tek başına jeopolitiktir! Üstelik aynı durum dünya solunun büyük bir bölümü için de, bu kez “antiemperyalist” bir söylem eşliğinde geçerlidir. Bu nedenle solun büyük kesimi,  sorunun çözümüne karşı tarafın jeopolitik komplo teorilerinin tersyüz edilmiş hallerini tekrarlamaktan başka bir “katkıda” bulunmaz. 

Oysa bütün bir bölgeyi etkilemiş ve etkileyecek olan devrim-karşıdevrim sürecini veya diyalektiğini, ülkelerin tarihsel geçmişlerine, toplumsal-siyasi yapılarına ve koşullarına, buralardaki toplumsal mücadelelere, rejimlerin sınıfsal karakterlerine tek bir atıfta bulunmadan anlamak mümkün değildir. Sorunun uluslararası boyutunun önemi ve bu arada içinde pek çok ülke adının geçtiği bölgesel nüfuz mücadeleleri bağlamında anılır hale gelmesi bu toplumsal-siyasi gerçeği ortadan kaldırmaz. Daha önce de vurguladığımız üzere dünya, tek başına dış dinamiklerden oluşan jeopolitik-stratejik bir eksende dönmemektedir; dünya solunu sarmış üçüncü dünyacı-azgelişmişlikçi, kapitalist-sınıfsal temelden yoksun antiemperyalist anlayış ve inançlara rağmen! Yine vurguladığımız üzere, Ortadoğu ülkelerinde bile (!), çatışmaların iç dinamiklerden, ülkelerin tarihsel, toplumsal özgüllüklerinden, devletinin sınıf karakterinden ve elbette ekonomik yapısından ve bütün bunların içerdiği bir dizi çelişkiden kaynaklanan temel bazı nedenleri vardır. Bu gerçeğin, iç ve dış burjuva güçlerle, sorunlara onların bakış açısıyla yaklaşan “uzmanlar” tarafından görmezden gelinmesi anlaşılır bir durum olsa da, mesela sosyalistler tarafından kavranamaması gariptir! Jeopolitik boyutun iç dinamikler üzerindeki etkisi ne kadar önemli olsa da, bu dinamiklerin jeopolitiğin oluşmasında ve somut biçimler almasındaki rolü “zannedilenden” çok daha önemlidir. Bu nedenle, mesela Suriye’deki savaş veya barış sürecinin düğüm noktasını, toplumsal çelişkilerin politik bir ifadesi olarak rejim sorunu oluşturmaktadır. Çünkü bir ülkedeki rejim sorunu, yani devlet biçimi, iktidarın sınıfsal karakteri, hükümet etme biçimi vb. nitelikler o ülkenin uluslararası-jeopolitik güç dengeleri içindeki konumunun belirlenmesinde tayin edici bir rol oynar. Yani, mesele hiçbir zaman “politik coğrafya” ile sınırlı değildir. Emperyalist ve diğer yayılmacı güçlerin, jeopolitik amaçlarla birtakım ülkelere yaptıkları siyasi müdahalelerin asıl amacı, o ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını yok etmeye yönelik bir doğrudan sömürgeleştirme değilse, uluslararası plandaki çıkarlarına uyumlu bir rejim oluşturma çabasıdır. Çünkü “jeopolitik” çıkarlarının gerçekleşebilmesi (aslında egemen sınıflarının çıkarları)  bu ülkelerin rejimlerinin uygun bazı niteliklere sahip olmasına bağlıdır. Neoliberal dönemin “liberal müdahalecilik” teorileri doğrultusunda diktatörlükle yönetilen ülkelere “demokrasi ihracı” fikrini bu bağlamda ele alınabilir. Müdahale sürecinin bir aşamasında “dış dinamikler” ağır basıyor gibi görünse de, en “başarılı” emperyalist müdahalenin kaderi bile, politik planda yukarıda sözü edilen iç dinamiklere bağlıdır. ABD’nin Irak’a yönelik operasyonunun ilk elde bir rejim değişikliğine yol açmış olsa da, sonuç itibariyle uğradığı ağır başarısızlık, Irak’ın ve bulunduğu “coğrafyanın” kökü tarihin ve toplumların derinliklerinde yatan “iç dinamiklerinin” yol açtığı direncin sonucudur. Emperyalist sistemin güçlü ekonomik egemenliği, başka bir deyişle bir ülkenin ekonomik planda emperyalizme olan güçlü bağımlılığı bile sözünü ettiğimiz iç dinamiklerin etkisini tek taraflı biçimde ortadan kaldıramaz. Çünkü iç ve dış dinamikler arasındaki ilişki mekanik değil tek yönlü olmayan diyalektik bir ilişkidir.

Yukarıda sözü edilen dış müdahalelerin (emperyalist veya bağımlı devletlerce yapılan) temel nedeni “coğrafi” değil, sosyoekonomiktir. Zaten “jeopolitik” kavram olarak ilk ortaya atıldığı andan itibaren emperyalizmin uluslararası politikalarının, emperyalist yayılmacılığın gerekçesi olarak kullanıldı; “ulusal” çıkarların ve ideolojilerin haklılık-meşruiyet aracına dönüştü.

Ancak Ortadoğu örneğinden yola çıkılarak  “petrol, boru hatları, İsrail, emperyalizmin ülkeleri parçalama niyeti…” vb. gerekçelerle jeopolik etkinin özellikle rejim sorunları üzerindeki belirleyiciliğinden söz edilebilir. Üstelik bu tür bir yaklaşım, kaçınılmaz biçimde pek çok komplo teorisiyle harmanlandığında “sıkıcı” ve zahmet gerektiren toplumsal-sınıfsal analizlerden çok daha “renkli, eğlenceli ve heyecan verici” görünmekte ve “yurtsever” ideolojiler için de verimli bir temel sağlamaktadır. Şüphesiz bütün bunların zamana ve zemine uygun olarak azalan veya çoğalan ölçülerde etkileri görmezden gelinemez.

Ancak bütün bunlara rağmen, emperyalizm çağında dünya pazarının, uluslararası mal ve özellikle de sermaye hareketlerinin (doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları…); uluslararası kapitalist işbölümünde yerli sermayelerin gerek işbirlikleri gerekse kendi başlarına oynadıkları rol ve sistemle entegrasyonlarının vardığı noktada, bir ülkenin üretim tarzı ve bunun üzerinde yükselen siyasal rejimi, o ülkenin “jeopolitiğini” belirleyen bir temel olarak ortaya çıkar. Bu durum, bir yanıyla, kapitalist üretim tarzının belirleyici unsuru olan artı-değer sömürüsünün hem o ülke burjuvazisi, hem de uluslararası sermaye açısından önemini ortaya koyar. Buradan kalkarak, ülkelerin üretim tarzlarında ve/veya rejimlerinde meydana gelen değişikliklerin (devrimler, karşıdevrimler) siyasi, ekonomik büyüklükleri oranında bulundukları coğrafi alandaki diğer ülkeleri de (hatta çok daha geniş alanları) etkilediğini söyleyebiliriz. Bütün bunların kaçınılmaz sonucu yeni bir “jeopolitik” sorunun doğuşu olacaktır. Üstelik bu dinamik sadece var olan “jeopolitiğin” biçim değiştirmesiyle sınırlı kalamaz, o güne kadar olmayan bir “jeopolitik” duruma da yol açar. Mesela Batı Avrupa’nın göbeğinde yaşanacak bir devrim, dünyanın Ortadoğu’ya hiç benzemeyen bu bölgesinde “uluslararası düzen” ve emperyalizm açısından ciddi “jeopolitik” sorunlara yol açacaktır. Kaldı ki, emperyalist sistemin başı çeken ülkelerinde meydana gelebilecek devrimler, dünya “jeopolitiğinin” yapısında ve ağırlık noktalarında köklü değişikliklere yol açacaktır. Sistemin belli başlı ülkelerini de kapsayan bir dünya devriminin ileri safhalarında “jeopolitik” tümden ortadan kalkacaktır.

Kısacası uluslararası mücadeleler alanında tek yönlü bir belirleyici olarak ve saf haliyle bir “jeopolitikten” söz edilemez.

Bir kısım solun bakışı: Jeopolitiğin “antiemperyalist” hali..!

Yukarıda sözünü ettiğimiz “sol” bakışa gelince. Sorun ona göre de bir nevi “jeopolitik” ve tek yönlü bir karakter taşır. Ülkelerin rejimlerinin niteliklerinden duyulan bir “rahatsızlık” olsa da (çoğu zaman böyle bir itiraz da yoktur) sorun o ülkelerin hükümetlerinin emperyalizmle ilişkileri temeli üzerinden ele alınır. Bu nedenle, sosyalistler açısından en başa oturtulması gereken  “sosyal sorun” görmezden gelinir. Sözü edilen “ekonomik çıkarlar” neredeyse tek başına yabancı sermayenin çıkarlarıdır. Yerli sermayenin, üstelik görece de olsa ciddi gelişmeler göstermiş bazı orta boy bağımlı ülkelerde bile “uşak-işbirlikçi” olmanın dışında herhangi bir rolü-çıkarı yok gibidir! Kapitalizme ilişkin tek söz edilmeden yapılan emperyalizm tahlillerinin “sırrı” burada yatar! Tek taraflı dış etkilere ve dinamiklere dayalı (bu defa emperyalizm karşıtlığına dönüşen) “jeopolitik yaklaşım” kendi içinde “millilikle” ve “millicilikle” ve de sınıfsal niteliklerinden azade bir “bağımsızlık” anlayışıyla dengelenerek, “sol” bir görüntüye kavuşturulur! Ancak asıl sorun, mesela bazı Ortadoğu ülkelerinin “mitolojik” geçmişinde yer alan “Arap sosyalizmi” adı da verilen küçük burjuva radikalizmine duyulan ideolojik ve politik yakınlıktır. Oysa devrimci geçmişlerini çok gerilerde bırakmış olan o ülkeler artık kapitalist hanedanların hâkimiyetindeki, sınıfsal eşitsizliğe, yoksullaşmaya, kapitalist sömürüye, siyasal baskıya dayalı, neoliberal polis rejimlerinden başka bir şey değildir. Zaten bu ülkelerde patlak veren halk ayaklanmalarının en temel nedeni de bu durumdur. Bu rejimler, geçmişte emperyalizmden bağımsızlaşırken, Bonapartist-bürokratik  karakterleri nedeniyle giderek halktan da bağımsızlaşan birer burjuva diktatörlüğüdür. Bu süreç radikal-milliyetçi asker-sivil zümrenin, (ellerinde tuttukları ekonomik-siyasal kontrol olanakları sayesinde) aynı zamanda kendileri de kapitalistleşerek ülkelerinin sömürücü sınıflarıyla bütünleşmesiyle daha da hızlanmıştır. Bunların “emperyalizm karşıtlıkları”, pek çok zaman diplomatik pazarlıklara ve hanedan rejimlerinin mutlak iktidarının korunması amacına tabidir ve bu nedenle “güvenilmez” bir karakter taşır. Uluslararası mali sermayeyle kendi iktisadi ve siyasi tekelleri ve çıkar alanları korunduğu ve asıl muhatap olarak kaldıkları sürece herhangi bir çelişkileri yoktur.

Bu ülkelerdeki “komünistler” de dönemin Stalinist Sovyet bürokrasisinin yönlendirmesiyle bu “antiemperyalist” Bonapartist rejimlere “biat” etmişler ve tam bir teslimiyet içinde (bazen de hırpalanarak) rejimin işçi sınıfı üzerindeki baskı ve kontrolünün taşıyıcısı olmuşlardır. Yani bu ülkelerdeki işçi sınıfının hem sendikal, hem de politik planda bağımsızlıktan yoksun olmasının nedeni sadece rejimlerin baskısı değildir. Diğer ülkelerdeki solun “antiemperyalist” gerekçelerle destek verdikleri bu “radikal” rejimlerin durumu böyledir! Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere sorunun temeli ideolojik yakınlık, yatkınlık, hatta doğrudan doğruya taraftarlıktan kaynaklanmaktadır.

Bu “ilişkinin” sonucu 2011’de Kuzey Afrika ve Arap Ortadoğusu’nda başlayan ve bir dönem boyunca bütün dünyayı etkileyen kitlesel devrimci dalgaya karşı kuşkucu, reddedici ve ilgisiz tavır olmuştur. Bu kuşku, ilgisizlik ve “uzaklık” bazen proletarya partisi ve önderliğinin yokluğunu gerekçesine dayanan “proleter devrimci” biçimler alırken, bazen de “Büyük Ortadoğu Projesi” doğrultusunda “emperyalizmi bölgeyi dizayn etme stratejisini” gerekçe gösteren “ulusalcı” ve “yandaş” bir itiraza dönüşmüştür. Üstelik bu ilgisizlik ve karşıtlıklar, devrimci yükselişleri takip eden “İhvan” iktidarları döneminde kendilerine “inandırıcı” ve “haklı” gerekçeler de bulmuşlardır. İslam radikalizmi korkusu, solun geniş kesimleri açısından devrim, önderlik ve işçi sınıfının rolü vb. konularda çözümlemelere girişmek yerine, “müesses nizama” ve millici-laik bir küçük burjuva söyleme sarılma nedeni olmuştur. Oysa bölgede İslamcı hareketlerin yükselişi, bu ülkelerdeki keskin eşitsizlik, adaletsizlik, yolsuzluk ve yoksulluk temelinde gerçekleşmiştir. Aynı şekilde emperyalizmin müdahaleleri de “ahlaki” bahanelerini bu rejimlerin baskıcı varlığından almaktadır.

Yukarıda ifade edilen türden bir çeşit antiemperyalist tutuma bağlı olarak bir kısım sol bu rejimleri hükmettikleri ülkelerin birlik ve beraberliğinin garantisi olarak görmektedir. Emperyalist müdahalelerin harekete geçirdiği dinamiklerin bölge ülkelerinde parçalayıcı, hatta toplumsal dokuyu çözücü etkileri olduğu çok açıktır. Ancak bunlar, emperyalizm tarafından icat edilen ve/veya boşlukta var olan dinamikler değildir. Rejimlerin uzun yıllar boyunca pek çok zaman zor kullanarak kontrol altında tutmaya çalıştıkları çelişkiler, sonunda patlama noktasına gelmektedir. Solun önemli bir bölümünün bulundukları ülke burjuvazileri tarafından kendilerine yöneltilen “yabancı güçler-dış mihraklar” suçlamasını, kendisini “iktidar” konumunda hissettikleri durumlarda, her türlü sosyoekonomik analizi boş vererek ileri sürmesi ironik bir durumdur. Bu sol “çelişki, sınıf, sınıf mücadelesi” gibi kavramları pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da defterden silmiş durumdadır. Üstelik “iktidardaki” Stalinizmin iflasından bu yana geçen uzun yıllar içinde artık, bu “milli-demokratik” rejimlerin iç dönüşümleri sonucunda sıranın sosyalist bir aşamaya geleceğine veya “kapitalist olmayan yoldan” gidilecek hayırlı bir hedefe dair bir beklentileri de yoktur. (Zaten tarih bu yolla kurulmuş bir sosyalizm örneğini de yazmamaktadır!) Bu nedenle varılan nokta, İslam radikalizminin yarattığı korkunun da Baas türü “laik” burjuva rejimlerini, bu tür “Arap kapitalizmlerini” doğrudan savunma noktası olmuştur.

Devrime devrim demek; ancak..!

Elbette sol içinde bu devrimleri daha en başından itibaren tanımayı başaranlar da olmuştur.  Bu kesim devrimci halk hareketlerini, bütün nesnellikleri, somutlukları ve kendiliğindenlikleri içinde, onlarda hiçbir “mistik” ve “doğaüstü” bir yön ve “ilahi bir saflık” aramadan birer devrim olarak tanımlamıştır.

Ancak bu kendiliğindenliğin nesnel sınırları vardı. Başkaldırının örgütlülük derecesi, kitlelerin önlerine çıkan sorunları ve görevleri kavramalarını sağlayacak politik bilincin geriliği, yine kitle hareketinin kendi devrimci önderliğini yaratamamış olması, ülkelerin tarihsel ve politik geçmişlerinden kaynaklanan sınırlılıklar ciddi bir engel oluşturuyordu.  Bütün bu dinamiklerin etkisiyle bağımsız, eşitlikçi ve özgürlükçü bir halk hareketi olarak devrimin geri çekilmesi neticesinde ortaya çıkan nesnel durum, soruna bir devrim olarak yaklaşanların adeta boşlukta ve “muhatapsız” kalmasına yol açtı. Sonuçta bu kesimin yaklaşımı, genel tarihsel benzetmeler, soyutlamalar ve ilkelerle sınırlı kaldı. Bu genel ve soyut yaklaşım, olayların seyrinin, iç değişimlerinin, gerçek güç ilişkilerinin ve bunlar tarafından belirlenen süreçlerin sağlıklı biçimde izlenmesini ve bu süreçlere doğru müdahaleler yapılmasını engellemiştir. Tabii, burada politik örgütsel güçsüzlüklerin ve bazı teorik-metodolojik sorunların rolü de etkili olmuştur.

Bu tür süreçlerde, uzak ve genel soyutlamaların yerine daha hassas ve dakik, somut, devrimci ve politik bir analiz yöntemine ihtiyaç vardır. Konuyla gerçek manada ilgili ve en önemlisi sürecin içinde yer almak isteyen her güç ve çevre böyle bir yöntem geliştirmek zorundadır. Yine bu tür tarihsel durumlarda, süreç boyunca doğru, somut ve devrimci-politik bir analiz açısından sorulması gereken pek çok soru vardır. Yani sürecin her evresi için geçerli bir “devrim” tanımlaması yanıltıcı olabilir. Mesela, Suriye’deki devrimci süreç yıldan yıla nasıl bir yol izlemiştir? Mücadeleyi başlatan güçlerin başlangıçtaki ve sonraki rolleri, İslamcıların ve cihatçıların başlangıçtaki ve bugünkü konumları, toplumsal, siyasi hedefleri, programları, emperyalizmin rolü, işçi sınıfının durumu, süreçteki rolü, bağımsızlık derecesi, bir devrimin devamı açısından hayati öneme sahip önderlik sorununu çözüp çözemediği; en önemlisi bütün çelişkileri ile seyreden bu sürece devrimci sosyalist örgütlenme ve emeğin kurtuluşu meseleleri bağlamında hangi noktalardan ve ne şekilde müdahale edilebilir vb. sorulması gereken sorular vardır.  Neticede Suriye devriminin seyrini, ülkedeki devrim-karşıdevrim ilişkisini anlayabilmenin yolu budur. Bütün bunları saptadıktan sonra ne tür bir politik-programatik çizgi izlenmelidir sorusuna cevap verilmesi gerekir. Somutluktan kastedilen budur. Bu, ancak doğru bir yöntemle, yani Marksist maddeci bir yöntemle mümkündür.  Tavrımız,  gelişmelerin tamamen somut bir analizine dayalı, ilişkiyi, örgütlenmeyi ve programlaştırmayı esas alan politik bir tavır olmak zorundadır. Geri kalan her tutum ve bakış açısı uzaktan seyretme sonucunu verecektir ki,” ilgisizlik” bazen konu üzerine çok laf etmekle, hatta bazen ölçüsüz bir “angajmanla” da mümkündür…