İran’da bir şeyler oluyor!

2011’de bölgeyi saran devrimci halk hareketlerinden fazla etkilenmeyen İran’da bir şeyler oluyor.  Sonrası nasıl gelir, hangi mecralara girer, fitili mi ateşler, yoksa bir saman alevi midir şimdiden tam olarak bilinemez. Ancak Meşhed’de başlayıp, Tahran, Kum ve diğer pek çok şehre yayılan protesto eylemleri, sadece İran değil, bölge çapında da, rejimleri sarsabilecek yeni kitle seferberliklerinin işareti olabilir. Sorunun, çıkış noktası olarak, İran’ın özgül koşullarındaki önemli farklılıklara rağmen 2011’le bazı önemli ortak ve benzer özellikler taşıdığı söylenebilir. O dalganın çıkış noktası Mısır, Tunus, Suriye, Libya vb. ülkelerde egemen olan neoliberal hırsız-polis rejimlerinin çelişkileriydi. Geçmişte “Arap sosyalizmi” vs. adlarla anılan küçük burjuva “radikal” diktatörlükleri, zaman içinde çürüyüp yozlaşarak, bütün ekonomik hayatı denetim altında tutan soyguncu-baskıcı birer hanedan rejimine dönüşmüştü. Bu ülkelerde, 80’li yıllarda başlayan, serbest piyasacılık ve özelleştirmelere dayalı neoliberal sermaye birikim tarzının, küçük bir azınlığı daha da zengin ederken emekçi sınıflar üzerinde yol açtığı yıkım ve yoksullaşma daha 2011 öncesinde çeşitli toplumsal patlamalara yol açmıştı (“ekmek ayaklanmaları”, işçi hareketleri vs.). Bu rejimler, geçmişte emekçilere siyasi haklarından vazgeçmeleri karşılığı verilen sosyal destek ve sübvansiyonların kaldırılması; toplumsal eşitsizliğin, gelir dağılımında adaletsizliğin, emek sömürüsünün artması; iktidara yakın kişilerin ve bizzat iktidar mensuplarının zenginleşmesi; tarım kesimindeki çöküş; kötü yönetim, yolsuzluk, kayırmacılık; halkın her türlü muhalefetinin ve hak arayışının acımasız polis devletleri tarafından bastırılması gibi nedenlerle ortaya çıkan büyük halk hareketleri ile karşı karşıya kaldılar. Milyonların harekete geçtiği ve iktidarları devirdiği veya ciddi biçimde salladığı devrimci süreç, aşmayı başaramadığı  “devrimci önderlik krizinin” etkisiyle (Bir ölçüde Tunusu ayıracak olursak) demokratik sonuçlarına bile ulaşamadan sona erdi. Devrimler, bazı yerlerde İslamcıların (İhvan) ve ardından kılık değiştirerek geri dönen eski düzen güçlerinin, bazı yerlerde de emperyalist ve yayılmacı güçlerin yer aldığı bir burjuva “uluslararası karşı devrim cephesinin” ve başta İslamcılar olmak üzere yerli ve yabancı selefi-cihatçıların elinde can verdi…

İran: “Çok partili” bir totaliter diktatörlük

Şimdiye kadar öğrendiğimize göre İran’daki halk hareketinin çıkış noktası da ekonomik sıkıntılar, enflasyon ve hayat pahalılığı, düşük ücretler, geçim zorlukları, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği, kısılan sosyal yardımlar, kaldırılan sübvansiyonlar, yolsuzluklar, halkın iflas eden birtakım finans şirketlerine kaptırdığı paralar vb. gibi henüz boyutlarını tam olarak bilemediğimiz sorunlar olsa da, işin bunlarla sınırlı olmadığı belli. İran rejimi, aynı bizde de kendini giderek daha ağır biçimde hissettiren bir sosyal-kültürel baskının da kaynağı. Başta kadınlara “örtünme” zorunluluğu, makyaj yasağı vb. cinsiyetçi baskılar olmak üzere bütün topluma yönelik baskı, yasak ve kısıtlamaların İran toplumunda boğucu bir hal aldığı biliniyor. Ancak bu cenderenin bir de siyasi boyutu var. İşin bu yönü, ortada bir “model” farklılığı olsa da, rejim değişikliği ile birlikte bizde de ortaya çıkan ve İran’ın yakın dost ve müttefiki Suriye’de de uzun yıllardır yaşanan milli güvenlikçi bir polis rejimi (devleti) olarak kendini gösteriyor. Kısacası sorun en azından 2016’ya kadar süren, sonra kısmen yumuşayan ambargoyla ağırlaşan ekonomik sorunların ve sıkıntıların ötesinde, “Velayeti Fakih” düzenine (Yani dini otoritenin egemenliğine) dayalı, “İslami” olamayan her şeyi yasaklayan, ağır biçimde cezalandıran (ölüm cezası dahil), mollaların hâkimiyetindeki sözde “çok partili” (adaylar yüksek bir konseyin onayına tabi) totaliter bir diktatörlük düzeninden kaynaklanıyor. Bu düzen aynı zamanda faşizmin bazı öğelerini de barındırıyor. Rejim kitleleri, günlük hayatları içinde kontrol etme görevini de yerine getiren ve aynı zamanda sanayi, ticaret, hizmet gibi sektörlerde ciddi bir ekonomik gücü kontrol eden “Devrim Muhafızları” (Pastaran) gibi paralel bir orduya (120 bin kişilik bir kara, deniz, hava gücü) ve “Besiçler” gibi, her düzeyde günlük hayatı kontrol eden (saç, giyim, makyaj vb. de dahil) silahlı paramiliter güçlere sahip.

Bugünkü İran rejimi varlığını, 1978-79’da tarihin en kitlesel devrimlerinden birinin İslami bir karşıdevrime dönüşmesine borçlu. Bu, milyonlarca insanın şahlık rejimini devirmek amacıyla ayaklanarak sokaklara çıktığı, ordunun kitlelerin gücü karşısında çözüldüğü, halkın yer yer silahlanıp kendi seferberlik organlarını yarattığı, sosyalist solun görece güçlü örgütleri, partileriyle hem de silahlı olarak yer aldığı, ancak buna rağmen büyük bir aymazlıkla (“antiemperyalizm” yanılsaması) iktidarı İslamcılara-İslam cumhuriyetine teslim ettiği, onların da başlarda iktidarı paylaşır gibi yaptıkları burjuva liberalleri tasfiye edip kanlı bir diktatörlük kurdukları tarihsel bir süreçti. Karşıdevrimci İslam Cumhuriyeti, emperyalizm destekli Irak saldırısına karşı bütün dünya solunun kendisine destek verdiği bir dönemde, savaş koşullarından da yararlanarak binlerce solcuyu, sosyalisti, devrimciyi idam etti ve gücünü sağlamlaştırdı…

Rüzgârın yönü..?

Erken konuşmuş olmayalım ama, bölgemizde rüzgârın yönü yine değişmeye başlamış olabilir! Gerçi İran rejiminin bilinen gücü nedeniyle şu anda kimsenin fazla bir beklentisi yok. Ancak bu güç görüntüsü, aynı 2011’de Arap ülkelerinde olduğu gibi, ciddi bir toplumsal-siyasi çürümenin ve ekonomik-toplumsal başarısızlığın yol açtığı güçsüzlüğü örtüyor olabilir. İran rejiminin, bölgesel plandaki “göz kamaştırıcı” askeri, politik ve diplomatik başarılarını, yayılma heveslerini taşıyamayacak bir kapasite sorunundan mustarip olma ihtimali güçlüdür. Petrol fiyatlarının uzun süreli gerilemesinden ve ambargonun etkilerinden kaynaklanan sıkıntıların İran’ı etkilediği açık. Gösterilerde atılan bazı sloganlardan, kitlelerin en azından bir bölümünün, içerideki ekonomik sıkıntıları nedeniyle, devletin, dışarıdaki siyasi-askeri nüfuzunu artırmaya yönelik ve petrol gelirlerinin önemli bir bölümünü yutan masraflı faaliyetlerinden şikâyetçi olduğu anlaşılıyor.

Olayların seyrinde, rejimin kendi iç çelişki ve dengelerinden de kaynaklı olarak vereceği tepkilerin önemli bir rolü olacağını söyleyebiliriz. Molla rejiminin muhtemelen daha “reformist” ve “liberal” temsilcileri, İran halkının demokratik tepkilerinin engellenmemesi gerektiğini, her şeyin yasaklı olmasının tepkilerin şiddetini artırabileceğini söylüyorlar. Elbette “tutucu” diye bilinen kanattan ise protestoculara göz açtırılmaması gerektiği yönünde tepkiler var. Ayrıca rejim yanlısı paramiliter güçler de tehditler savurmaya başladı.  Ve elbette daha ilk andan başlayarak işin içinde “dış güçlerin” bulunduğu, ölüm olaylarında kitleye ateş açanların polisler değil, “yabancı ajanlar” olduğu, hatta bazı yerlerde “camilerin yakıldığı”  yolunda (geleneksel) resmi açıklamalar geliyor. Trump’ın Twitter’dan bütün dünyayı İranlı kitlelere destek vermeye çağıran mesajı, çoğunluğu Suudi Arabistan kaynaklı olduğu söylenen sosyal medya destekleri, ABD, İsrail ve Suudilerin İran’a ilişkin bilinen niyetleri protesto eylemlerini karalamak için kullanılıyor. Üstelik işin bu “dış güçlere” ve “emperyalizme” ilişkin yönünün sadece İran içinde değil, İran dışında da etkili olacağını peşinen söyleyebiliriz. Zaten İran rejimi bu tür karalamaları sadece kendi kamuoyunu değil, diğer ülkelerdeki “antiemperyalist” kamuoyunu da kazanmak için yapıyor. Hemen her şeyi, özellikle de başka ülkelerdeki toplumsal olayları neredeyse sadece “jeopolitik” yönüyle ve soyut bir “antiemperyalizm” üzerinden okumaya alışmış kesimlerin tepkilerini tahmin etmek zor değil. Ancak konunun mollalar İranı’nda cereyan ediyor olması, mesela Türkiye’de uzun yıllar boyunca “Mollalar İran’a!” sloganını atmış ulusalcılarımızı ne yönde etkileyeceği yine de merak konusudur. Bir yanda ABD, Trump, Suudiler ve İsrail, öte yanda İran rejimi ve “jeopolitik gerçekler” ve de yıllardır süren totaliter bir baskı rejiminin mengenesindeki İran halkı… Yani işin içinden çıkmak kolay değil!

Kapitalist mollalara karşı İran emekçilerinin yanında

Bütün bu çelişik durumlara karşın yine de açık ve net bir tavır almak mümkün. Eylemlerin devamının gelip gelmeyeceğini ve nasıl bir seyir izleyeceğini şimdiden tam olarak bilemesek de dünyanın ve bölgemizin içine girdiği dönem itibariyle ve tarihsel öneme sahip 2011 deneyiminin ışığında bir şeyler söyleyebiliriz: Birincisi, tereddütsüz biçimde kapitalist mollalara karşı İranlı emekçi ve yoksulların, ezilenlerin, özgürlük ve demokrasi talebiyle ayağa kalkanların yanındayız. Hiçbir “jeopolitik” neden bizi İran’daki İslamcı-burjuva polis devletine ve mollalara destek vermeye itemez. İran’a yönelik emperyalist-Siyonist bir saldırı durumunda dahi vereceğimiz devrimci destek rejime, İslamcılara değil, İranlı emekçilere ve ezilen halklaradır. Bu destek, sadece İran’ın emperyalist bir işgale uğramasına karşı değil, aynı zamanda halkın gerici-İslamcı burjuva rejimini devirmesi için verilen bir destek olacaktır. Mücadelemiz, aynı zamanda emperyalist müdahale planlarına neredeyse “ahlaki bir üstünlük” sağlayan bu burjuva hırsız-polis rejimlerinin “antiemperyalizm” maskelerini düşürmeyi de hedeflemektedir. Türkiye, İran, Suriye vb. rejimlerin ve İslamcıların “emperyalizm karşıtlıkları” esas olarak sınıfsal, antikapitalist bir öz taşımaz. Onların “ABD”, “Batı”, “büyük şeytan”, “Hıristiyan dünyası” ve “kâfirler” ile olan dertleri esas olarak halklarının çıkarlarıyla değil, kendi ekonomik, siyasi, ideolojik konumları ve hâkimiyetlerinin devamı ile ilgilidir. Pek çok örnekte görüldüğü gibi, bu hâkimiyetin devamı için gerektiğinde emperyalizm ile her türden işbirliğine girebilirler. Emperyalist devletlerle yaşadıkları politik sorunlara rağmen, emperyalizmin temel gücünü oluşturan uluslararası tekellerle yakın ilişkiler içindedirler. (İsteyen Kaddafi Libyası’nda, Suriye’de, İran’da faaliyet gösteren uluslararası tekellerin listesine bakabilir.) Bu kapitalist devletlerin yönetici sınıflarının emperyalizmle olan sınıfsal ilişkileri, onların da birer burjuva olmasından kaynaklanır. Bu tür rejimler, (bazılarının) “küçük burjuva radikalizmi” veya “sosyalist” olarak adlandırıldıkları dönemlerde de birer burjuva diktatörlüğüydü; zaten küçük burjuva diktatörlükleri, üzeri devlet kapitalizmiyle örtülü burjuva diktatörlüklerinden başka bir şey değildir. Bu ülkelerde, yönetici sınıfların emperyalizm karşıtlığı daha çok halkın aldatılması ve korkutulması amacıyla kullanılan bir araçtır. Bu ülkelere hükmeden hanedanlar, yüksek bürokratlar ve onların çevresindeki sermaye grupları, devlet kapitalizminin ve sonra da emekçilerin ve yoksulların ayaklanmasına yol açan neoliberal dönüşümlerin kendilerine sağladığı maddi zenginlikleri başkalarıyla paylaşmamak için, iktidar tekellerini, emperyalizm karşıtlığı maskesi altında korumaya çalışmaktadırlar. Bu ülkelerdeki rejimlerin (Şimdi de aynı Türkiye’deki rejimin yaptığı gibi) uluslararası-bölgesel politikalarının “emperyalist-Batı” karşıtlığı, bölge halklarının çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını savunmaya yöneliktir. Yoksa hepsi her fırsatta uluslararası finans kapitalle kurdukları ortaklıklar yoluyla kendi emekçilerini sömürmeye hazırlardır. Bu işbirliğine ilişkin “küçük” bir örnek olarak 2001 sonrası “terörle mücadele” adı altında Libya ve Suriye rejimlerinin kendi topraklarını CIA’nın işkence merkezi haline getirmelerini gösterebiliriz! (Emperyalist ABD’de işkence yasak olduğu için!) Sonuç olarak, çok ciddi bir tehlike oluştursa da ABD, İsrail ve Suudilerden gelen destek açıklamaları İran türü rejimlerin “temize çıkmasını” sağlayamayacağı gibi, halkların haklı isyanını da kirletemez. Trump’ın ve diğerlerinin mesajları, doğrudan emperyalizmin çıkarlarına ve birbirleriyle rekabet halindeki gerici rejimlerin çıkar çatışmalarına ilişkindir.

Ancak…

Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere yine de ciddi bir tehlike vardır. Bölgemizdeki (muhtemel) ikinci bir devrimci dalga da ilkinin karşılaştığı sorunlarla (belki de daha şiddetli biçimde) karşı karşıya kalacaktır. Bir Kuzey Afrika-Ortadoğu (veya Batı Asya) devriminin, nesnel koşulların elverişliliğine rağmen, önündeki en önemli öznel engel (yine bazı tarihsel-nesnel nedenleri olan) ağır baskı altındaki işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü ve devrimci bir siyasi önderlikten yoksunluğudur. İşçi sınıfının görece güçlü ve örgütlü olduğu ve devrimlerde, önemli bir rol aldığı Tunus ve Mısır gibi örnekler, sınıfın gücüne ve mücadele tecrübesine rağmen böyle bir önderlikten yoksun olmasının sonuçlarını ortaya koymuştur. Ancak yine de bu ülkelerdeki işçi sınıflarının kısmi rolü bile, bu sınıfsal-siyasi boşluğun, emperyalist müdahaleler ve selefi-cihatçı grupların devreye girmesi sonucu Libya ve özellikle de Suriye’de yarattığı felaketin yaşanmasına engel olmuştur. İran’da da İslamcı rejime karşı muhtemel bir devrimci kalkışmanın emperyalizmin müdahalelerine kurban gitmemesinin en önemli şartı, İran işçi sınıfının birliği, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına vereceği destek ve kendi devrimci önderliğini inşa etmeyi başarması olacaktır. Siz bakmayın Suudilerin ellerini ovuşturmasına, İran’da başlayacak dalga, muhtemelen ilk önce Suudi rejimini alabora edecektir.

Son bir haber: İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran’ın yabancı düşmanlarının ülkede karışıklık çıkardığını ve bunun silah, para ve istihbarat ile desteklendiğini söylemiş. Aynı bizim “Gezi”! Öyle yabancı ajanlar, dış güçler falan… Tabii bizde camide içki içenler, orada cami falan yakıyorlar. Bakalım, deri kıyafetlerini giyip “çarşaflı bacıların” üzerine ne zaman işeyecekler!