“Büyüyen Türkiye”, ödenemeyen faturalar ve kendini yakan işçiler

Son açıklanan büyüme rakamlarına göre Türkiye’nin %11 büyüdüğü herkesin malumu, en azından kâğıt üzerinde bu böyle. Ama bir terslik var, bu “büyümenin” faturası işçi sınıfına çıkmış, kaymağı ise sermayedarlara kalmış durumda. Faturalarını ödeyemeyen yüz binlerce hane, yoksulluktan kendini yakma seviyesine gelmiş işçiler gibi örneklerin olduğu bir ülkede refahtan bahsedilebilir mi? Her şeyden öte bu ülkede dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 5.262 TL iken, asgari ücretin 1.603 TL olduğu unutulmasın. Tüm örnekler ekonomik gelişim ya da büyümenin topluma değil belirli kişi ve gruplara yaradığını gösteriyor. Öyleyse asıl sorumuz şu olmalı: Ekonomi kimler için büyüyor?

İSKİ ve İGDAŞ verilerine dayanarak 2017 yılında faturalarını ödeyemedikleri gerekçesiyle sadece İstanbul’da 580 bin evin suyunun, 493 bin evin de doğalgazının kesildiği açıklandı. Yüz binlerce hane, milyonlarca insan en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakıldı. Üstelik faturaların yarısının vergi olması ve her ay enflasyon oranında otomatik zam yapılması yetmiyormuş gibi bir de açma-kapama bedeli altında kesilen faturalardan ekstra para alınıyor. Bunlar, sistematikleştirilmiş soygun düzeninin geldiği noktayı gösteren örneklerden birkaçı.

 

Bülent Ecevit’e yazarkasa fırlatan esnafın olduğu günler kriz günleriydi. Bugün ise “büyüme” döneminde kendini yakan işçiler var. Sadece son iki ayda üç işçi kendini yaktı. Biri Meclis’in önündeydi. Ama her ne hikmetse seslerini yazarkasa fırlatan vatandaş kadar duyuramadılar.

Zenginlik yanılsaması

Hayat pahalılığının arttığı, yaşam koşullarının zorlaştığı çok açık. Yılın belirli dönemlerinde otomatik olarak yapılan zamlar, alım gücünün düşmesi, artan vergiler ve maceracı iç ve dış politikalarla inşa halinde olan otoriter bir rejim… Bu ülkede refahın, gelişimin ve güvenin olmaması için yeterince neden var.

Zengİnleşenler sadece iktidarın çevresinde kümelenmiş ve 15 yıl boyunca palazlanmış sermaye kesimi değil. Ülkenin eski ve asli zenginleri de servetlerini artırdılar. AKP’nin iktidara geldiği ilk yılda en zengin %1 tüm servetin %39,4’ünü alırken, yıllar boyunca makas gittikçe açıldı ve bugün en zengin %1’lik kesim tüm servetin yarısından fazlasına (%54) sahip. Dolayısıyla ülkedeki pastadan kimin ne kadar pay aldığına bakmalı, sonra büyüme oranlarına odaklanmalıyız ki büyüme rakamlarını anlamlandırabilelim. Yoksa tek başına büyümenin bir anlam ifade etmediğini günümüzde kanlı canlı yaşıyoruz.

2017 yılının Haziran verilerine göre yılın ilk altı ayı içinde banka hesaplarında 1 milyon TL’den fazla olan kişi sayısı 12 bin 905 kişi artarak 128 bin 801 kişiye yükseldi. Bankada 10 bin TL’den az bulunan hesap sayısı ise 77 milyon 953 bin oldu. Nasıl bir uçurum!

Zenginlerin sayısı artsa da yoksulluk çok daha hızlı artıyor. Toplumsal zenginlik işçi sınıfının kolektif emeğiyle üretilirken, birileri bu zenginliğin üzerine konarak toplumun çoğunluğunun yoksullaşması pahasına kişisel zenginliklerini artırıyorlar. Zenginliğin yaratılması toplumsal ama bu zenginlikten alınan pay ve bölüşüm kişisel. Değiştirmek istediğimiz sistem işte tam olarak bu.

İşçi sınıfı lüks otomobillere binmek, yatlarda ya da rezidanslarda oturmak istemiyor. Sadece insanca ve onurlu bir şekilde yaşamak; gıda, barınma, eğitim, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarını sorunsuzca ve kolaylıkla karşılamak istiyor. Kapitalizm bunları bile vermekten acizken biz çıkış yolunu gösteriyoruz. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet var oldukça, bu akıl dışı durum sadece kendini değil tüm insanlığı yok etmeye muktedirdir. Enternasyonal düzeyde sınıf önderliği altında, zenginliği yaratanların, yani emekçilerin kontrolünde merkezi ve planlı bir ekonomi. İşte insanlığın kurtuluşunun formülü budur.