Erdoğan’ı anlamak

2005 yazında bir can dostumla her türden hayvan ve haşaratını tanıdığımız bir yerde yürürken Cabbar adlı, insan canlısı olmayan bir köpekle göz göze geldik. “Yakınından geçip huzurunu bozmayalım” demeye kalmadan yanımdaki elli dört kiloluk beden kendisiyle uyumsuz bir hızla koşmaya başladı. Hızıma güvenerek koşuya katılan ben ise ancak arkadaşımın tozunu yutabilmiştim.

Cabbar’dan korkum o kadar çoktu ve yoldaşım o kadar hızlı koşuyordu ki, önümüze çıkan dikenli tellerin ardında daha kötü bir köpeğin olduğunu, üstelik bu seferkinin çitlerin içini korumakla görevli olduğunu söylememe fırsat kalmadı. Arkadaşım kendi göğüs hizasına gelen tellerden inanılmaz bir sıçrayışla şıp diye geçiverdi. Dostumun o tellerden nasıl geri döndüğünü anlatıp daha fazla utanç verici anıyı ortaya dökmemekten yanayım. Bu konuda tek söyleyebileceğim, o tellerden geri atlamaya çabalarken Cabbar’ın da, özel mülkünü korumakla görevli ismini unuttuğum diğer iri dostumuzun da havlamayı kesip bizi hayretle izlediği idi.

Sanıyorum Erdoğan’ı da, yeni rejimini de anlayabiliyorum. Onca güç gösterisinin ve çevikliğin benzerini daha önce bir dikenli telin yakınlarında ve iki köpeğin arasındayken görmüştüm. Ama daha önce gördüğüm ile şimdi yaşadığımız arasında bir fark var. Basın, köşe yazarları, televizyon programları ve sosyal medya trolleri Erdoğan yönetiminin yalnızca o artistik sıçrayışını resmediyor. O’nu oraya iten sebep, tablonun küçücük bir kısmında kalıyor. Dahası dikenli telden kurtuluşun rezilliği tamamen karanlıkta bırakılıyor.

İnandırılmak istenen şey şu: Erdoğan çok güçlü bir lider, rejimin tüm dizginlerini elinde tutuyor. Muhalefet ise kısım kısım sindirilerek ufalanıyor. Tek adamlık rejimi, içerisine MHP’yi de çekerek “yerli ve milli” ebedi zaferi inşa ediyor vb.

Gerçekler hiç de bu yönde değil. Erdoğan hayallerinin iktidarını değil, sürüklendiği iktidarı yaşıyor. Daha dün Deniz Yücel’in bir terörist olduğunu ve yaşamı boyunca hapisten çıkamayacağını bizzat ifade eden Erdoğan, Deniz Yücel’i serbest bıraktı. Gazeteciler davasında AYM krizi yaşanalı çok olmadı. Şu anda seçimler için hazırlığı yapılan ittifak dahi aslında gücü değil, iktidarın ittifaka muhtaç olduğunu gösteriyor.

Afrin harekâtının işleri yoluna soktuğunu söylemek ise güç. 15 Temmuz’un rüzgârı birkaç ay sürmüştü. Afrin’in ise bu kadar etkili olmadığını şimdiden söylemek mümkün. Zira Erdoğan hâlâ rahatlamış değil. Müdahale etmediği her alanda gaz kaçakları oluyor. Erdoğan günü kurtarsa da, her ittifakı ile bağımlılığını artırıyor ve rejimi kırılgan hale getiriyor. Zahiri mucizeler ve yaratılmış efsaneler aslında büyük bir korkunun sonucu ve can havliyle ortaya çıkıyor. Aynı zamanda içine düşülen yeni durumdan kurtulmak da pahalıya mal oluyor.

Erdoğan’ın her aksilik karşısında dört ayak üzerine düşmesinin ise şansla bir ilgisi yok. Saray rejiminin somut bir dayanağı var: işçi düşmanlığı! O, gerçek gücünü tabanını konsolide edebilmesinden ve sınıf düşmanlığından alıyor. Buna rağmen direndikçe kazanabildiğimizi metal işçilerinin toplu sözleşme sürecinde görebildik.

Öyleyse ne yapmalıyız?

Yıllar önce iki köpek tarafından koşturulmak beni ve yoldaşımı müteessir etmişti. 2010 1 Mayıs’ı hazırlıklarında işçi bayramının çağrısını, “mücadeleleri birleştirelim” diyen afişler ile yaparken bir başka can yoldaşımızla beraber üç kişi bu afişleri İstanbul/Küçükköy’deki fabrikaların bulunduğu bir bölgeye asacaktık. Tam bir fabrikanın önündeydik ki bu kez Cabbar’ı bile kaçıracak bir bekçi köpeği bize doğru havlamanın çok ötesinde sesler çıkararak koşmaya başladı. Yoldaşlarımızla birbirimize baktık, “Korkmuyoruz lan bu sefer!” dedik. Köpek bize yaklaşırken hızlıca afişleri fabrikanın önüne astık, işimizi bitirip çıktık. Köpek korkumuzu yenmiştik ve 1 Mayıs’ta o fabrikadan üç tane işçi bizimle yürümeye gelmişti.

Bugün de tüm şiddeti güçsüzlüğünden gelen rejime karşı “mücadelemizi birleştirelim” yeter.