Akkuyu’da nükleere hayır!

Nükleer projesi işçi düşmanıdır, pahalıdır, dışa bağımlılığı artırır

Geçtiğimiz gün Akkuyu’da nükleer santralinin temeli atıldı. Santrali Rus firma Rosatom inşa edip işletecek. Şimdilik işletmesine ortak olabilecek bir Türk patronu bulunamadı. Teknoloji isteyen tüm ekipmanlar Rosatom tarafından Rusya’dan getirilirken, çimento-harç-demir gerektiren inşa ise Türk patronları tarafından yapılacak.

Saray rejimi her ne kadar nükleer santralin bir prestij olduğunu, ucuz ve temiz olduğunu, doğalgaz ve dışa bağımlılığımızı azaltacağını ifade etse de gerçekler bunun tam tersini işaret ediyor. Doğanın korunmasından ve emekçi halkın çıkarlarından yana olan herkesin bu projenin derhal iptal edilmesinden taraf olmalıdır.

  1. Nükleer santral dışa bağımlılığı artıracaktır.

AKP’nin enerjide dışa bağımlılığı azaltmak adına sürdürdüğü onca doğa katliamının, inşa edilen santrallerin sonucu bir fiyasko oldu. Enerjide dışa bağımlılık yüzde altmış beşlerden (2002 yılında) yüzde yetmişlere çıktı.

İnşası başlayan santral faaliyete geçebilirse de farklı bir sonuç çıkmayacak. Zira nükleer santralin önemli tüm parçaları Rusya’da üretilip Akkuyu’ya taşınacak. Santralin işletmesi, kullanımı vb. tamamen Rusya’ya ait olacak. Rusya’nın baskısı ile anlaşmaya eklenmiş bir madde uyarınca santral hisselerinin en fazla yüzde 49’u satılabilecek. Santralin büyük patronu Rus kapitalizmi olacak. Türkiye’nin yaptığı tek şey tıpkı Orhan Gazi ve 3. Köprüde olduğu gibi enerji alım garantisi vermek olacak. Akkuyu’da üretilecek enerji için Ruslara sürekli para ödenecek.

Bu durumun enerjiyi başka bir ülkeden satın almaktan çok da farkı yok. Yani herhangi bir komşu ülkeden satın alma garantisi vererek, hiç de santrale inşaat parası harcamadan da aynı sonuç elde edilebilirdi. Elimizde en azından bir santralin kalacağı gibi bir beklentimiz de olmasın. Rusların süresi dolduğunda nükleer santralin kullanım ömrü zaten dolmuş olacak. Santralin işletmesinde Rusları baypas edebilecek bir mekanizma da yok. Olası bir diplomatik gerilimde santralin performansı tamamen Putin’in insafına terk edilmiş durumda. Yani proje ne yerli, ne de milli.

Nükleer sayesinde hiç değilse hammaddede dışa bağımlılığımızın azalacağı doğrultusundaki beklenti de yanlış. Santralde kullanılacak olan uranyum yine yurt dışından alınacak. Yani doğalgazda dışa bağımlılığa ek olarak uranyumda dışa bağımlılık da hayatımıza eklenmiş olacak. Ayrıca santralde kullanılacak olan radyoaktif hammadde (uranyum) de sınırsız bir kaynak değildir. Dünya genelinde 6 milyar ton kadar uranyum bulunmakta olup, tek bir reaktör yılda ortalama 150 ton kadar doğal uranyumu yakmaktadır. Dolaysıyla uranyum da tükenmekte olan bir kaynaktır ve bu tempo ile petrol ürünleri ile neredeyse aynı dönemde tükeneceği tahmin edilmektedir.

Sonuç olarak uranyum kullanılarak enerji üreten nükleer santraller, dışa bağımlılığı azaltmadığı gibi “sürdürülebilir” de değildir.

  1. Türkiye’nin nükleer silah yapmasının önü açılmayacak.

Teknik ve hukuki olarak nükleer silah yapımı anlamında onlarca engel söz konusu. Öncelikle Türkiye’nin 1980 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na attığı imzadan ötürü nükleer silah yapması NATO ile ilişkilerini koparmaksızın mümkün değil. Yine de bu sorunun üzerinden atlanılsa dahi santralin tüm işletmesi Rusya’nın elinde olacağından ötürü teknik olarak bunun yapılabilmesi mümkün olmayacak. Kontrol Rusların elinde olacak. Hatta Rusya uranyumu kullandıktan sonra oluşan plütonyumu ve yakıt kapsülünü geri alacak. Türkiye’ye ise sadece ikinci dereceden nükleer atıklar (yeniden kullanılması mümkün olmayan, son derecede tehlikeli ve sürekli depolanması gereken atıklar) bırakılacak.

  1. Nükleer enerji pahalıdır, hedef emekçiyi soymaktır.

Dünyada nükleere yapılan yatırımlar 1973 ve 1979’daki petrol krizleri ile birlikte arttı. Nükleer bugünkü ilerlemiş teknolojiye rağmen ömrü boyunca ürettiği enerjiye karşılık ihtiyaç duyduğu ilk yatırım ve işletme (bakım) masrafı açısından en pahalı enerji kaynaklarından biridir. Dünyada da nükleere yönelik artan bir yatırım söz konusu değildir. İbre aksi yöndedir. Dünya nükleerden kaçmaktadır. Yirmi yıl önce dünya enerji ihtiyacının %18’i nükleerden karşılanırken, bugün bu oran %14’e gerilemiştir.

Nükleer enerjinin pahalı olması esasen bu projenin yapılmasının sebebidir. Bugün elektriğin kilowatt saati 5 sent dolaylarında iken, nükleerin maliyeti bu ortalama maliyetin en az 2.5 katı kadar daha yüksektir.

Türk ve Rus taraflarınca yapılan anlaşmada elektriğin kilowatt saat ücreti minimum 12,35 sentten olarak belirlenmiş, ayrıca tamamen Rosatom’un keyfine bağlı olarak satış fiyatını 15,33 sente kadar çıkarma hakkı tanınmış durumda. Elbette ki Rosatom’un belirlediği bu fiyat üzerinden devlet elektriği satın alma garantisi verdi bile. Bu sayede Saray rejimi elektriğin biz işçi ve emekçilere yurt genelinde daha pahalıya satılabilmesinin önünü açmaya çabalamaktadır.

Bir nükleer santralin yapımı oldukça pahalı olduğu gibi, istenmesi halinde santralin faaliyetinin durdurulması da çok pahalıya mal olmaktadır. Kimi örneklerde santralin kapatılma maliyetinin yapım maliyetini aştığı da görülmüştür. Bugün Rosatom’a %49 ya da daha az bir hisse ile ortak olacak parayı bulamayan Türk kapitalistleri herhangi bir sebeple santralin kapanması gerekirse bunun için asla para harcamayacaktır.

  1. Enerji üretimi geliştirmez. Çok enerji üretmek azgelişmişliktir.

Yaygın ve yanlış bir kanı olarak enerji üretiminin artışı ile gelişmişlik arasında bir bağ olduğu düşünülür. Ancak bu doğru değildir. Coğrafi anlamda ve üretim bağlamında aynı koşullarda olan iki ülkede daha çok enerji üreten ülkenin daha geri kalmış bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çok enerji üreten ülkenin enerjiyi kaybettiği ve verimli kullanamadığını anlayabiliriz. Şahin Özgül’ün Enerji Komisyonu’na yaptığı sunuma kulak verecek olursak; Almanya’da metrekare başına konutlarda kullanılan enerji miktarı ortalama 75 kwh’tir. İsviçre’de 50 olan bu değerin ortalaması İstanbul’da 290 Erzurum’da ise 450 kwh’tir. Buradan hareketle elbette ki Erzurum’un Almanya ve İsveç ortalamasından daha gelişmiş olduğunu iddia edemeyiz. Türkiye’de ciddi bir enerji kaybının olduğunu, enerji ishale hatlarında büyük bir israfın olduğunu ifade edebiliriz.

İşçi sınıfının sorunları yalnızca kalkınmacı bir yaklaşım ile çözülemez. Ama bir an için öyle olduğunu varsayalım. Yine de çok enerji üretimi ile ülkenin büyümesi arasında bir bağ yoktur. Almanya 1990 ile mukayese edilecek olursa 2015 yılında yüzde on iki daha az enerji üreterek gayrisafi hasılasında ciddi bir büyümeye ulaşabilmiştir.

Unutulmaması gereken bir başka ayrıntı da mevcut durumdur. Hâlihazırda Türkiye’de şu anda 78 bin MW kurulu güç mevcutken maksimum enerji çekiminin yapıldığı dilimde 44 bin MW kapasitesi aşılmamaktadır. Bakanlığın enerji ihtiyacı tahminleri de her seferinde yanlış çıkmakta, açıklanan rakamın bir hayli altında kalmaktadır.

Asıl mesele enerjinin nasıl kullanıldığıdır. Enerjiye yatırım yerine, enerjinin verimliliğini sağlayacak yatırımlar yapılmalıdır. Ancak bu tip yatırımlar Saray rejimi ve sarayın dar çeperindeki bir gurup oligarkın çıkarına değildir. Çünkü bu tip yatırımlar Saray çeperindeki zenginleri daha zengin etmeyecek, işçi ve emekçileri rahat ettirecektir. Mevcut rejimin çıkarı daha pahalıya ürettiği elektriğin israf edilmesindedir.

  1. Santral istihdam demek değildir. Santralin inşası için devletin ödediği para ile işsizlik sıfıra inebilir!

Yetkililer nükleer santralde çalışacak insan sayısının 12 bin olacağını iddia ettiler. Diğer iddiaları gibi bu iddia da bırakalım doğruluğu, kısmen doğru bile değil.

Öncelikle santralin nitelik gerektiren işlerinin Rusya’dan gelecek olan kişilerce yapılacağı ve işletme süresince de bunun sürdürüleceği açığa çıkmış durumda. Yani santralin esas işleri Türkiye’de istihdam yaratmayacak.

Diğer örneklere bakıldığında nükleer santral inşası sırasında 1.000-1.500 kadar işçinin çalıştığını görebiliriz. Mersin’de büyük bir zorlama ile nükleer inşası sırasında 2-3 bin işçinin çalışacağını var saysak dahi 12 bine ulaşmak mümkün değil. Ayrıca santralin faaliyete geçmesi ile birlikte reaktör başına 500-600 kişinin çalışacağını düşünebiliriz.

Türkiye dünyada en çok iş cinayetinin işlendiği ülkelerden biri. Santral tamamlanabilirse buradaki işçilerin çalışma koşulları da patronların insafına bırakılacak. Bu da bir başka tehlikeyi işaret ediyor. Havalimanının inşasında yitirdiğimiz (ve sayısının 400’e vardığı iddia edilen) emekçi kardeşlerimizin acısı hala sıcakken, santral inşası bizim için daha da korkutucu olmakta.

  1. Nükleer temiz enerji değildir.

Mersin’de sürekli bir nükleer atık depolama sahası kurulacak. Bunun risklerini sürekli olarak yaşayacağız. Mersin bir nükleer bir çöplük olabilir, çünkü Türkiye’nin diğer ülkelerden radyoaktif atıkları para karşılığında alıp burada depolamasının önünde bir engel kalmamış durumda.

Sorun yalnızca bununla sınırlı değil. Yaklaşık 250 santigrat derecede çalışan nükleer reaktörün ısınmasının engellenmesi için denizden alınan su, soğutma suyu olarak kullanılacak. Soğutmanın ardından kullanılan bu su bir işlem görmeksizin denize geri verilecek. En kötü senaryonun içerisinde bu suyun saatlik miktarının bir milyon metreküpten daha fazla olacağını hesaplayabiliriz. Bu saatlik miktar İstanbul’un 24 saatte tükettiği suya denk/daha fazla diyebiliriz. Başka bir benzetme ile bir günde yaklaşık olarak bir Alibeyköy barajı kadar sıcak suyun Mersin’den Akdeniz’e boşaltılacağını düşünebilirsiniz. Bu devasa miktardaki ısınmış suyun denize deşarjı kıyı sularının ısınmasına ve buradaki ekoksistemin zarar görmesine neden olma tehlikesi taşımaktadır.

  1. Nükleer enerji tehlikelidir.

Sanıldığının aksine Nükleer santrallerde kaza yaşanmasının sebebi öngörülebilir aksaklıklar, ihmal vb. değildir. İlk nükleer kaza olan Three Miles Island (1979) kazası öngörülemeyen bir şekilde yaşanmıştır. Çernobil de benzer bir vakadır. Tesiste bulunan bir vananın kapalı olma halinin sızıntıya sebebiyet verebileceği öncesinden kimsenin tahmin edebileceği bir vaka olamamıştır. Yani nükleer tesislerde kazalar, “bu düğmeye basarsan sızıntı olur” gibi bir hatanın yapılması ile değil, santralde yapılan/yapılması gereken ufak değişimin sonucunda yaşanmıştır. Ancak kazadan sonra böylesi değişikliklerin kazaya sebep olabileceğini öğreniriz. Dolayısı ile bir nükleer tesiste her şeyin önlemini önceden almış olsak, kusursuz bir tesis inşa etmiş olsak dahi bu durum santralin yüzde yüz güven verdiği anlamına gelmez. Öncesinde bilinmeyen bir olayın sızıntıya sebep olması bir hayli yüksek ihtimaldir.

Prof. Dr. Tolga Yarman’ın, bugüne değin işletilmiş tüm reaktörlerin kapasiteleri ve yaşanan kazalar üzerinden yaptığı bir hesaba göre en iyi niyetli yaklaşımla santralde kaza yaşanma ihtimalinin yüzde bir olduğunu ifade ediyor. Ameliyatlarda anestezi ile ölüm riski yüz binde bir olduğunu düşünecek olursak, mevcut riskin bilim dünyası için kabul edilemez düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. 

  1. Nükleere harcanan paranın yarısından azı ile tüm Türkiye’nin enerji aktarım hatları yenilenebilir. Nükleer santralin üretebileceği enerjinin en az üç katı kadar enerji kaybı engellenebilir.

Nükleer santralin 2023’te faaliyete geçeceği ifade ediliyor. Bu kısa süre içerisinde tamamlanacağını öngörürsek, santral faaliyete geçtiğinde Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 4-5 gibi bir kısmını (en iyi tahminle) karşılayacak. Sonrasında santral yaşlandıkça bu verim düşecek.

Türkiye’nin enerjideki en büyük problemi enerjinin aktarımı sırasında, hatlarının eskiliğinden ötürü enerji kaybının yaşanmasıdır. Bu kayıp miktarı dünya ortalamasının dahi (dünya ortalaması yüzde sekiz civarı) çok üzerinde, yüzde yirmilerdedir. Yani Akkuyu’da pahalı ve tehlikeli elektrik üreten santralin elektriği zaten yolda kaybolacaktır. En iyi ihtimalle yüzde beşlik enerji ihtiyacını üretecek olan santralin kaybolan ürettiği enerjinin 5’te biri de yolda heba olacaktır.

Oysaki santrale harcanan para ile Türkiye’nin enerji sevk hatları defalarca sökülüp en uygun teknolojiye sahip ekipmanlar ile yeniden yapılabilir. Böylelikle enerji kaybını yüzde 2-3 seviyelerine düşürmek mümkündür. Yani yüzde 5’lik bir elektrik üretimine harcanan paranın çeyreği ile yüzde 17’lik bir enerji kaybı engellenebilir. Bu da üç-dört nükleer santrale eşdeğerdir.

Buradan bir kez daha görüyoruz ki, nükleer inşasının sebebi enerji sorununa çözüm vb. değildir. Asıl gerekçe yandaş sermayedarlara büyük bir inşaat alanı açarak para pompalamak ve de enerji piyasalarının özelleşmesi ile elektrik fiyatlarında bir pahalılaşmaya yol açmaktır.

  1. Sonuç: Tüm enerji altyapı ve dağıtım sistemi kamulaştırılmalıdır.

Enerji üretimi her koşul altında kirleticidir. Kapitalist sistem içerisinde ise enerji üretimi yalnızca kirletici değil, doğayı geri dönüşsüz derecede tahrip edici, yıkıcı ve yok edici bir etkiye sahiptir. Nükleer santralin inşası ise bunun en vahim örneklerinden birisidir. Nükleer santralin inşası üretici değil, yıkıcı güçlerin gelişmesine işaret etmektedir.

Ekolojik yıkım ve işçilerin, emekçilerin enerjiye pahalıya ulaşımı el ele yürümektedir. Saray rejiminin içinde bulunduğu dar boğazdan ötürü doğayı talan etmek dışında bir alternatifi bulunmamaktadır. Diğer burjuva kesimleri de kapitalist sistemin krizinden ötürü herhangi bir çare sunamazlar. Alternatif enerji kaynaklarına yönelim de nükleerde olduğu gibi doğanın tahribatı ve emekçilerin kötü koşullarda çalışması, enerjiye pahalıya ulaşması sonucunu doğurmayı sürdürmektedir.

Ekolojik yıkım ve enerjinin pahalılaşmasına karşı tüm enerji sektörünün derhal işçilerin denetiminde kamulaşması ve doğru bir enerji planlaması ile denetlenmesi gerekmektedir. Başka bir çıkış mümkün değildir.