Ekonomik saldırı altında mıyız?

Saray iktidarı için rıza üretme araçları tükendikçe hamaset (dinleyenleri etkilemek için yapılan abartılı anlatım) gündelik politikaya egemen hâle geliyor. Döviz kurlarındaki önlenemez yükselişle beraber, büyük holdinglerin borç yapılandırma yoluna gitmesi Saray ve hükümetin en tepesindeki isimler tarafından “ekonomik saldırı altında olduğumuz” iddiasıyla karşılandı. Özellikle “baskın seçim” sürecine girdiğimiz bir dönemde bu tür söylemlerin artarak devam etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Zira, iktidar yönetemiyor. Bu noktada, hamaset ile yalan arasındaki ince çizgiyi vurgulamakta yarar var.

Türkiye gibi yabancı sermayeye bağımlı, ucuz işgücüne ve düşük teknolojiye dayalı üretim modelini benimsemiş ülkelerin, Rusya örneğindeki gibi, yeraltı zenginliklerine sahip olmadıkları her durumda boğuşmaları gereken bir cari açık kaçınılmaz bir şekilde ekonominin yönetimini belirleyen bir konuma yükseliyor. Açığı finanse etmek için dış borca mahkûm olan Türkiye için de aynı durum söz konusu. Yakın zamana kadar ucuz kredilerle borç balonunu büyüterek ötelemeyi başaran iktidar, içeride ve dışarıda güç kaybettikçe bu avantajını da yitiriyor.

Türkiye tarihinin en büyük dış borç stoku ve ekonomik göstergelerin giderek bozulması, baskın seçimin ana nedenlerinden birini teşkil ediyor. Zira, toplam dış borçların gayri safi yurtiçi hasılaya oranı yüzde yetmişe dayanmış durumda. Bu şu demek: Bir yılda üretilen her yüz birim zenginliğin yetmişi dış borca gidiyor.

Hemen belirtelim, bu Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiye katılım biçimiyle doğrudan ilişkili bir durum. Zaten, 2002’den beri AKP iktidarlarının alameti farikası ucuz kredilerle sağladığı sürdürülebilir bir “borç öteleme” stratejisini uygulayabilmesiydi. Ancak, 15 Temmuz’un ertesinde ortaya çıkan siyasi atmosfer bir yandan AKP’yi içeride yeni ittifaklar aramaya iterken, diğer yandan uluslararası planda stratejiden yoksun, taktik manevralarla sorunlarını ithal edebilmesinin de önünü açtı.

Bu olgu, Saray iktidarı ve AKP’nin “faiz lobisi”, “ekonomik işgal”, “finans kuruluşları işgal peşinde” gibi hamasi söylemleri benimsemesine yol açarken, aslında ülkenin sorunlarını çözüme kavuşturmadaki acizliğini de gözler önüne seriyor.

Altını bir kez daha çizmekte fayda var: Ne Saray, ne AKP, ne de herhangi başka bir burjuva alternatif Türkiye halklarının geleceğini ipotek eden bu ekonomik sistemden çıkışı örgütleyebilir. Aksine, bu sistemden beslenerek, yine uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmelerin izin verdiği ölçüde, el koydukları zenginliği kendi çeperlerine aktarmaktan başka bu topluma vaat edebilecekleri hiçbir şey yok. AKP’nin bugüne kadar diğerlerinin arasından sıyrılmayı başarması, hamasete dayalı siyasal söylem ve ekonomi dışı yollarla krizi ötelemeyi başarmasından ileri geliyordu. Söz konusu “ekonomik saldırı” söyleminin hararetle benimsenmesi artık bu yöntemlerin de işlemeye başlamadığının bir itirafı olarak nitelenebilir.

İşsizlik, enflasyon, cari açık ve dış borçlar söz konusu olduğunda on yıllardır her yöntemin çeşitli burjuva alternatifler tarafından denendiği tespitini yapabiliriz. Sonuç ortada, bir hükümetin başarısı bu sorunları öteleyebilme kapasitesiyle ölçülüyor. Sorunları çözmesiyle değil.

Çeşitli milliyetçi ve hatta ırkçı söylemin arkasına saklanarak bu ülkenin sorunlarını çözme iddiasında olanlar, ülkeyi daha da derin ve içinden çıkılamaz krizlerin içine sürüklüyorlar/sürükleyecekler. Buradan çıkış için tek bir yol var; bu ülkenin işçi ve emekçilerinin sırtına semer vuran uluslararası finans kuruluşlarına verilecek tek ve gerçekçi cevap var: Uluslararası tekellerin yerel işbirlikçisi olan tüm bankaların kamulaştırılması, tek bir devlet bankası altında birleştirilmesi ve dış borç ödemelerinin derhal durdurulması. “Yetim hakkı” edebiyatı yaparak değil, ancak bu yolla işsizlik çözülür. Ancak bu yolla, açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan rahata kavuşur, güvenceli bir iş ve onurlu bir yaşama sahip olabilir.