İş güvenliği yok, OHAL ve iş cinayetleri var

Hükümet büyüme oranlarıyla övünedursun, Türkiye iş cinayetlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü olmayı sürdürüyor. Ölen işçiler için %11 oranındaki büyüme hiçbir şey ifade etmiyor. Aslına bakarsanız büyüme oranının yüksekliğinin hiçbir işçi için anlamı yok. Asgari ücret açlık sınırının çok altında seyretmekte, iş koşulları kötüleşirken güvencesiz çalışma bir kaide olarak devam etmekte. İşsizlik ise %11 seviyesine yaklaşmış durumda. Fakat emeğimizin patronlar tarafından yoğun sömürüsü sonucu yükselen bu büyüme oranları bizlere de bir şeyler ifade edebilir.

Büyümeden elde edilen kârların yalnızca ufak bir bölümüyle işyerlerinde gerekli güvenlik önlemleri alınacak olsa pek çok iş arkadaşımız şu an hayatta olabilirdi. İş cinayetlerinin en çok yaşandığı alan tabii ki en örgütsüz, en güvencesiz ve en düşük ücretlere çalışılan yerlerden biri olan şantiye, yani inşaat sektörü. Bu sektördeki ölümler AKP döneminde, inşaat patronlarının sermayeleri gibi katlanarak artmış durumda. Şantiyelerdeki iş cinayetlerinin %70 oranla en büyük nedeni ise yukarıdan bir cismin düşmesi ya da inşaatın yüksek bir noktasından aşağıya düşmek. Türkiye’de en çok işçi ölümüne sebep veren bu iki kazayı engellemek ise gerekli önlemler alındığı takdirde çok kolay. Zira bu gerekli önlemler alınmadığı için bunlar kaza değil iş cinayeti oluyor. Patronlar iş güvenliği önlemlerine para harcamak istemedikleri için işçiler göz göre göre hayatlarını kaybediyor.

Eğer patronlar kazandıkları devasa miktarların ufacık bir bölümünü iş güvenliğine yatırmış olsalardı, bu ay şantiyede hayatını kaybeden Mehmet Özdemir (Uşak), Melih Akdağ (Düzce), Hamit Yılmaz (Konya), Saut Kulp (Samsun), Ahmet Kerekti (Urfa), Rahmi Öztekin (Bolu), Egemen Öztürk (Konya), Mücahit Öztürk (Konya), Feyyaz Kaçmaz (Konya), Mustafa Aslan (Bursa) ve kayıtlara geçmeyen birçok işçi şu an hayatta olacaktı.

İnşaat sektörü tabii ki de iş cinayetlerinin yaşandığı tek alan değil. Metalden tekstile, tarımdan madene patronlar tarafından işletilen her işletme işçiler için hayati tehlike taşıyor. Yine bu ay Bolu’da bulunan bir linyit madeninde 30 yaşındaki İbrahim Değirmenci göçük altında kalarak hayatını kaybetti. İzmir’in Aliağa ilçesinde bulunan bir demir çelik fabrikasında ise yüksek ihtimalle bakımı yapılmamış bir vincin halatının kopması üzerine tonlarca yükün üstlerine düştüğü 47 yaşındaki Mehmet Sait Akan ve 49 yaşındaki Mehmet Emin Arık hayatlarını kaybettiler.

Kapitalizm için sıklıkla modern kölelik düzeni gibi betimlemeler yapılır. Fakat modern patronların antik köle sahiplerine göre bir avantajları var: İşgücü piyasası sınırsız. Köle sahibi, sahibi olduğu insanın ertesi gün de çalışabilmesi için hayatta kalmasına özen gösterir fakat ücretli emek sömüren bir patron, işçinin ölümünü umursamaz. Ne de olsa geniş işsiz kitleleri arasından boğaz tokluğuna, güvencesiz ve güvenliksiz çalışmaya dünden razı işçileri bulmak gayet kolaydır. İnsanlık dışı koşullarda ölümle burun buruna çalıştırılan işçilerin tek umuduysa örgütlenmektir. Bugün iş cinayetlerinin haber olarak basında geçmesi bile geçtiğimiz iki yüzyılda verilen sınıf mücadelesine dayanmaktadır. İşçiler greve çıkmasa hiçbir sermayedar onları insan olarak görmeye meyilli değildir.

Bizim en büyük silahımız birliğimizdir. Modern sanayideki işbirliğimiz sayesinde dünyayı her gün yeniden inşa ediyoruz, emeklerimizin ürünlerini ise patronlar tüketiyor. Hükümet Olağanüstü Hal (OHAL) ile grevleri boşuna yasaklamıyor. Ne kadar az grev, o kadar çok sömürü; ne kadar çok sömürü, o kadar büyüme oranı. OHAL’in ilanının ardından iş cinayetlerinin %10 artmış olması bir tesadüf değil; tek savunma aracımız olan grev, hükümet tarafından patronlar lehine elimizden alınmıştır. Ölmeden çalışabilmek için yapabileceğimiz en önemli şey, üretim süreci ve güvenlik konularında işyerlerinde işçi ve sendika denetim komitelerinin kurulmasıdır. Patronların ve onları koruyan hükümetlerin sorumlusu olduğu bu cinayetler karşısında grev silahını kullanabilmeyi unutmamalıyız.