Kendimiz için, gelecek için!..

AKP, iktidarı boyunca siyasal demokrasinin araçlarını kendi yararına en iyi şekilde kullandı. Siyasal etki alanını genişletmek, manevra kabiliyetini artırmak adına her fırsatı ve ittifakı itinayla değerlendirdi. Kendisi için ömrünü tamamlayan her araç ise sonrasında işlevsizleştirildi, değersizleştirildi ve hatta imha edildi.

Sonuç, Meclis’i ve yargıyı tamamen devre dışı bırakan OHAL ve KHK uygulamaları sonucunda varlığını açık baskı politikalarıyla sürdürmeye çalışan bir rejimden ibaret…
Meşruiyetini kaybetmiş, bütün meşruiyet iddiasını dayandırdığı seçimlerin dahi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirildiği bir rejim. Sansürlenen ve tekelleşen eğitim, medya ve hukuk sistemiyle, devletin tüm ideolojik aygıtlarıyla desteklenen bir rejim.

Kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen için yaşam alanını gittikçe daraltan, onu doğrudan düşman ilan eden bir rejim. Kendi çıkarları için olabildiğince örgütlü bir iktidar.
Ama gelin görün ki bu büyük gücü aynı zamanda en büyük zayıflığı durumunda. Çünkü gittikçe yiten meşruluğunu, kendisinden olmayandan, düşmanlaştırma üzerine kurduğu siyasetten aldığı güç ile dolduruyor.

Bunun karşısında ise düşünce ve ifade, seçme ve seçilme, örgütlenme gibi siyasal demokrasinin temeli olan hak ve özgürlüklerin savunusu; güvenceli iş, sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi temel ekonomik taleplerin savunusu; kadın, LGBTİ ve çocuk haklarının savunusu; doğanın talanına karşı çevre haklarının savunusu ve en temelde insanca yaşam hakkımızın savunusu adına her zamankinden çok daha kapsayıcı bir muhalefetin dinamiklerini yaratıyor.

Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada günden güne artan baskıcı, gerici, ayrıştırıcı politikalar karşısında büyüyen hoşnutsuzluk çeşitli eylemliliklerle dışa vurulurken bu dinamiği de açıkça gözler önüne seriyor.

Geçtiğimiz 8 Mart’ın tüm dünyada son yılların en kitlesel gösterilerine sahne olması bir tesadüf mü? Arjantin’den Türkiye’ye, İspanya’dan ABD’ye taleplerin ortaklaşmaya başlaması tesadüf mü? Ya da grev gibi sınıf hareketinin en önemli mücadele araçlarının yeniden öne çıkması?

Elbette değil.

Bu, yaratılan korku ve umutsuzluk dalgasına karşı kadın ve erkek emekçilerin direncinin bir göstergesi. Ülkedeki tüm sindirme ve yıldırma politikalarına rağmen, yerellerde OHAL ve seçimler üzerinden “ne yapmalı” sorusu tartışılabiliyorsa bu da bu direncin göstergesi. Eğer siyaset en temelde bir etki alanı mücadelesiyse ve bugün işçi ve emekçiler için bunun araçlarına ulaşma yolu her zamankinden daha kısıtlıysa, o zaman koşullar sesimizi öncelikle en yakınımızdakine duyurmak zorunda olduğumuza işaret ediyor. Mücadelemizi işyerimizden, mahallemizden başlayarak örmek zorunda olduğumuzu hatırlatıyor.

Çünkü nedenlerimiz çok… Tek eksiğimiz ise, hem ulusal hem uluslararası arenada ortak çıkarlarımız etrafında bir araya gelebilmek… Evlerimizde korkuyu bekleme lüksümüz yok. Rejimin karşısında parçalı ve kendiliğindenliği aşamayan muhalefet halini, kendisi için yani ortak sınıf çıkarlarının farkında, örgütlü ve birleşik bir mücadele haline dönüştürebilmemiz gerekiyor.

1 Mayıs’ı bugün her zamankinden önemli kılan da eğer başarabilirsek bu olacak!