Kazak atları ve tanklar

Haziran 1970 günleri… İzmir’deki metalürji fabrikası Metaş’ta çalışıyorum. Fabrikada örgütlü sendika DİSK’e bağlı Maden-İş. Ayın ilk haftalarında temsilciler ve işyerindeki öncü işçiler arasında huzursuzluk var. Mecliste CHP’li ve Adalet Partili milletvekillerinin ortak önergesiyle 274 sayısı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Grev ve Lokavt Kanununda değişiklik yapılması istenmekte. Amaç sendikal örgütlenmenin ve grev hakkının kısıtlanması. İşçiler ve işyerine gelip giden sendikacılar, bu tasarının durdurulması gerektiğini tartışıyorlar.

15 Haziran Cumartesi sabahı işyerine gelirken servislerde İstanbul’da büyük bir sendikal gösterinin yapılacağı konuşuluyor. Gün boyunca, elektrikli ark ocağının önünde gürültülerin arasında transistorlu bir radyodan haberleri izlemeye çalışıyoruz. Ve o gece otobüse atlayıp İstanbul’a gidiyorum…

Pazar günü önce Kurbağalıdere civarında ve ardından Kadıköy’de tanık olduğum, Türkiye’nin belki de en şanlı ve daha önemlisi en kararlı ve militan işçi ayaklanmasıydı. Sınıf bilincinin doruk noktalarında on binlerce kadın ve erkek proleterin kendi kaderlerini kendi ellerine alma girişimi. Hele o tankların üzerinden atlayan kadın emekçiler… O kargaşa içinde aklıma Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi’nde anlattığı, Kazak askerlerinin atlarının altından geçerek yığınları ileri çeken kadın işçiler geliyor. Askeri birlikler çözülüyor, toplum polisi kaçacak yer arıyor… Kurbağalıdere’nin üstü polis kasklarıyla dolu. O gün işçilerin cesareti basitçe bir yiğitlik örneği değildi; hayır, onlar dünyayı değiştirme gücüne sahip olduklarını görüyorlar ve onu eyleme döküyorlardı.

Ve sonra silah sesleri… Yere düşenler, yaralılar ve ölüler. Aynı anda sendika bürokrasisinin ihaneti. DİSK başkanı Kemal Türkler radyodan işçileri evlerine dönmeye çağırıyor… İki gün boyunca kenti neredeyse fiilen ele geçirmiş olan işçi sınıfını, tüm emekçi halkla birlikte alternatif bir yönetim örgütlenmesi kurmaya değil, teslim olmaya davet ediyor. Sonuç: Generaller ertesi yıl 12 Mart’ta yapacakları darbenin hazırlıklarına başlıyorlar.

* * *

15-16 Haziran işçi ayaklanması tarihimizin altın sayfasına kayıtlıdır. Zonguldak maden işçilerinin, Tekel işçilerinin mücadeleleri de öyle. Her mücadele önemlidir, kısmi zaferleri ve yenilgileriyle mücadele deneyimleridir, öğretir. Daha doğrusu onlardan dersler çıkarmak gerekir.

Basit bir sendikal örgütlenme girişiminden en güçlü kitle gösterilerine kadar her mücadele son derece dinamik bir olgudur. Adım adım elde edilen gelişmeler, politik ve örgütsel açıdan bir nitelik sıçraması yapmadığı durumda geriye düşer, elden kayar gider. Bakın, 1970’lerin ikinci yarısındaki işçi mücadeleleri (“DGM’yi ezdik sıra MESS’te”, Tariş ve diğer yaygın grevler, faşizme ve “Milli Cephe” hükümetlerine karşı mücadeleler); bütün bunlar geniş bir İşçi Cephesi bayrağı altında toplanıp birleştirilerek iktidara doğru atılım yapamadığından 12 Eylül 1980 darbesi tarafından ezildi. Mücadelenin yarı yolda durması, onun felaketi anlamına geliyor.

Bugün de buhar kazanı patlama derecesinde ısınmış durumda. Tren yola çıktığında yarı yolda durmak tehlikelerin en büyüğü olur.