Özelleştirmeler neden en çok işçileri etkiler?

Yakın zamanda ülkenin birçok bölgesinde kurulu olan şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, gündemi çok meşgul etmişti. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi esnasında, hem çalışan işçiler hem de halkımız AKP hükümetinin özelleştirme politikalarına karşı ülke genelinde çığ gibi büyüyen tepkiler vermişti ama bu tepkiler özelleştirmeleri durdurmaya yeterli değildi.

AKP hükümeti, karşılığı olmayan bahaneler üreterek özelleştirmeyi savunurken, fabrikalarda üretimde çalışan işçilerin bütün haklarının korunacağını, bir tane bile işçinin çıkarılmayacağını söyleyerek doğacak tepkilerin önünü kesmeyi planlıyordu.  Başarılı da oldu aslında.  Neden mi başarılı oldu? Bir hafta önceye kadar özelleştirilen Tokat şeker fabrikasını alan firma, çalışan işçilerin soyunma odalarından özel eşyalarını bile almalarına izin vermeyerek, işçileri fabrikanın kapısının önüne koydu. Daha dün tepkiler çığ gibi büyüyor demiştik. AKP hükümeti kimsenin işten atılmayacağını söylemişti ama özelleştirme yine işçileri vurdu. Daha önce özelleştirilen Tekel, SEKA, Paşabahçe, TÜPRAŞ, Telekom ve şu an sayamadığımız birçok kurumun özelleştirilmeleri esnasında işçilerin kararları tutumları ve eylemleri hafızalarımızda yer etti. SEKA işçileri, fabrikayı işgal etmiş, günlerce hatta aylarca eylemleri sürmüştü. Tekel işçileriyse ülkenin birçok yerinden yola çıkıp, Ankara’da buluşmuştu. Sakarya Caddesini işgal ederken aslında işçilerin birlik olduğunda neler yapabileceğini göstermeye örnek bir işgal eylemi oluşturmuşlardı. Farklı bölgelerde yaşayan işçilerin dili ve kültürü farklı olsa da, işçi sınıfının dilinin ve vatanının tek olduğunu, Türkiye işçi sınıfına, birleşen Tekel işçisi göstermişti. Demokratik kitle örgütlerinin tepkisine rağmen SEKA kâğıt fabrikası özelleştirilmiş, sermaye hükümeti AKP özelleştirmede kararlı olduğunu göstermişti.

Sermaye iktidarının her yaşadığı krizin faturasını her dönem olduğu gibi yine ve yeniden işçilere ve emekçilere kesmesi aslında kapitalizmin bir bunalım içerisinde olduğunu göstermektedir. İşçilerin iktidarı dışında oluşturulan tüm iktidarlar o ülkenin sermayesinin ve uluslararası sermayenin çıkarlarına hizmet eden iktidarlar olacaktır. Sermayenin iktidarı, her fırsatta sermayeye hizmetini her durumda hayata geçirirken, bunu kamuoyundan bile gizlemeden, yüzsüz bir şekilde yapıyorken (grev yasakları, işten atmalar, kıdem tazminatları, sendikal örgütlenmenin engellenmesi gibi) arabuluculuk yasasını, işçilerin kazandığı mahkeme kararlarını durdurabilme ve ortadan kaldırabilme düşüncesiyle, planlı bir şekilde uyguladığını, açık açık ifade edebiliyor. Bu gücü tepkisiz, örgütsüz, dağınık olan işçi sınıfından alıyor sermaye. İşçi sınıfı, dönem dönem fiili direnişlerle bu saldırılara cevaplar verse de, bu mücadeleler elle tutulan kazanımlarla sonuçlanmamıştır. Özelleştirmeler, ezilen, sömürülen işçileri, yoksulları vursa da, bu kesilen faturanın karşısında tepkisiz kalan proletarya her türlü krizin faturasını kolaylıkla üstlenmektedir.

Sermaye planlamasını kendi çıkarına uygun yaparken, bu çıkara çanak tutan sendikal bürokrasi de sermayenin çıkarına uygun konumunu almaktadır. Üzülerek söylemekteyim ki, işçilere emekçilere dönük saldırılara cevap olmak yerine kitleleri ayağa kaldırarak planlama ya da mücadele seferberliği yerine kitlelerin biriken öfkelerini boşaltan konum almaktadır. Hatırlayalım, sendika bürokrasisi, aylarca fabrika işgali yapan SEKA işçilerinin iradesini kırıp yarı yolda bırakmıştı. Sendikal bürokrasi, başkentin göbeğinde çadır kurarak “Ölmek var dönmek yok” diyen Tekel işçisini de yarı yolda bırakırken, özelleştirmelerin faturaları hep işçilere ödettirildi. İşçi sınıfı bu yaşananlardan öğrenerek dersler çıkarıp sırtında taşıdığı birçok urdan da kendi yolunu çizip kendi politik inşasını tamamlayıp kurtulacaktır.

Krizin faturasını yaratanlar ödesin.

Özelleştirme değil kamulaştırma.

Kahrolsun ücretli kölelik düzeni.