Saray ülkeyi felakete sürüklüyor… Çözüm seferberlikten geçiyor!

Saray ittifakının “baskın seçim” kararının ardından ittifak görüşmelerinin son şeklini almasıyla 24 Haziran seçimlerine iki ana burjuva kampın ön plana çıktığı bir atmosferde giriyoruz. Bir tarafta RTE önderliğinde Tek Adam rejimini güvence altına almaya çalışan “Cumhur ittifakı” yer alırken, diğer tarafta “parlamenter sisteme geri dönüşü” hedeflediğini açıklayan “Millet ittifakı” yer alıyor. Bu iki ana kampın dışında, HDP parlamento seçimlerine tek başına katılarak yüzde 10 barajını aşmayı hedeflerken, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir buçuk yıldır tutuklu bulunan Demirtaş’ın adaylığıyla giriyor.

“Cumhur ittifakının” seçimlere öne çekmesindeki temel amaç, yaklaşan ekonomik kriz öncesinde muhalefeti hazırlıksız yakalayarak seçimleri kazanmak ve çürümüş iktidarını sürdürebilmek için zaman kazanmaktı. Ne var ki, seçimlerin öne çekilmesi “Cumhur ittifakının” sorunlarını çözmüşe pek benzemiyor. Seçimlerin erken tarihe alınması ekonomik kriz dinamiklerinin de aynı şekilde öne çekilmesiyle sonuçlandı ve TL’nin döviz karşısında olağanüstü değer kaybında yansımasını buldu. Ülkenin toplam dış borcu 400 milyar dolar ve dış ticaret açığı 50 milyar dolar civarındayken, dövizdeki bu dramatik artış kaçınılmaz bir şekilde şirket ve banka iflaslarına, dolayısıyla işten çıkarma dalgasına ve kamuda sosyal kesintiler anlamına gelecek. Erdoğan ve AKP’nin 16 yıldır uyguladığı ekonomi politikalarının ülkeyi ekonomik felakete sürüklemiş olduğu artık tamamen açıklık kazanmış durumda.

Bu durumun bilincinde olan Saray şürekâsı tüm yetkiyi Cumhurbaşkanının elinde toplayarak baskıcı ve işçi düşmanı rejimi koruma altına alma gayretinde. Bunun karşısında “Millet ittifakını” oluşturan partiler ise bir yandan demokratik ve ekonomik haklara ilişkin cömert vaatlerde bulunurken, diğer yandan da yerli ve uluslararası sermayeye Erdoğan’dan sonra “düzenli geçiş”i kendilerinin sağlayacağının güvencesini verme gayreti içerisindeler. Ne var ki, sürüklenmekte olduğumuz ekonomik kriz, böylesi “cömertliklere” olanak tanımamakta. Seçimlerin ardından gelecek olan hükümet ya IMF’nin kemer sıkma reçetesini uygulayacak ya da krizin faturasını onun asıl sorumlusu olan sermayeye ödeterek emekçi halk lehine acil ekonomik önlemler almak zorunda kalacaktır. Yerlilik ve millilik söylemlerinin havada uçuştuğu bu dönemde hem “Cumhur ittifakının” hem de “Millet ittifakının” IMF’nin kapısını çalarak krizin faturasını emekçi halka ödeteceğine dair hiçbir şüphe duymamamız gerekir.

İçinden geçtiğimiz dönemin yakıcı sorunu, hem seçimlerde hem de onu aşacak şekilde demokratik ve sosyal taleplerimize ilişkin sermayeden bağımsız bir işçi-emekçi seçeneğinin yükseltilememiş olmasıdır. Bu tablonun sorumluluğu böylesi bir seçeneği yükseltmek yerine düzen partilerinde siyaset yapmayı tercih eden sendika önderliklerinin ve sınıf işbirlikçisi sol-sosyalist hareketlerin üzerindedir. Bu durum, ülkeyi bir deli gömleğine hapsetmeye çalışan baskıcı Tek Adam rejiminden ve emekçi halkı bir ekonomik felakete sürükleyen kapitalist düzenden kopuş alternatifinin görünür kılınmasını engellemekte. HDP ise sınıf ekseninden yoksun ve işçi emekçi kitlelerin sınıf seferberliğinden uzak duran tutumuyla bu açığı kapatmaktan bir hayli uzak. Bununla birlikte, bir işçi-emekçi ittifakının bulunmadığı koşullarda, Tek Adam rejiminin durdurulması ve Kürt halkının demokratik taleplerinin görünür kılınması amacıyla seçimlerde HDP’nin ve Demirtaş’ın desteklenmesi büyük önem taşımakta.

Seçim sonuçları ne olursa olsun, mevcut ekonomik ve politik kriz koşullarında yeni kurulacak hükümet istikrardan yoksun, zayıf bir hükümet olacaktır. Rejimin baskıcı ve işçi düşmanı uygulamaları karşısında demokratik ve ekonomik haklarımızın savunusu için seferberliklere hazır olmalıyız.