Ürdün: Kriz, kitleler ve sokağın gücü

Mayıs ayının sonu ve Haziran ayının başı Ürdün tarihinin en önemli halk isyanlarından birine sahne oldu. Ürdün emekçi halkı 21 Mayıs’ta meclise sunulan vergi yasasına ve akaryakıt zamlarına karşı ülkenin birçok şehrinde kendiliğinden seferber oldu. Fitili ateşleyen akaryakıt zamları gibi gözükse de kitle öfkesinin birikmesinin arkasında yatan temel nedenleri şu şekilde belirtebiliriz: Ülkede hükümetin 2016 yılında IMF ile yaptığı anlaşma sonucu ekonomik krizin yükünü emekçi halkın sırtına yükleme çabası, bu kapsamda Ocak ayında açıklanan 2018 bütçesinin bir ekonomik kesinti bütçesi olması.

Ülke nüfusunun yüzde 20’sinin yoksulluk sınırında yaşamaya çalışması, işsizliğin yüzde 18 bandına dayanması, 2018 yılı başında ekmek sübvansiyonlarının hükümet tarafından kaldırılması ve bunların ardından gelen vergi yasası ile akaryakıt zamları yaşam koşulları gittikçe kötüleşen emekçi halkı isyan noktasına getirdi. 30 Mayıs tarihinde meslek örgütleri ve sendikaların genel grev çağrısıyla başlayan eylemler, kitlelerin evlerine dönmemelerinin ve her akşam birçok şehirde seferberliklerin gerçekleşmesinin koşulunu yarattı. Ve kitleler hükümet görevden alınana, vergi yasası geri çekilene ve akaryakıt zamları dondurulana dek sokakları terk etmedi.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, zamların ve yasanın geri çekilmesi ile hükümetin istifaya zorlanması, Ürdün gibi baskıcı ve otoriter rejimler altında dahi, sokak seferberliklerinin ve kitle iradesinin önemli kazanımlar elde edebileceğinin bir kanıtı. Ancak halk isyanı sırasında Ürdün kralının halkın taleplerini desteklermişçesine bir tutum takınması ve hükümeti istifaya zorlayarak sistemin bekasını ve IMF ile yapılan anlaşmaların devamını garanti altına alma çabası, kitle hareketi bir kez geri çekildikten sonra kemer sıkma politikalarının makyajlanarak yeniden gündeme gelebileceğinin göstergesi.

Aslına bakılırsa Ürdün isyanı, 2018 yılında benzer taleplerle birçok ülkede karşılaştığımız kitle seferberliklerinden sadece bir tanesi ve sonuncusu olmayacağını söyleyebiliriz. 2008 dünya ekonomik krizinin ilk dalgasını korumacı politikalara başvurarak atlatmaya çalışan emperyalist merkez ülkeler, ekonomik krizi borçlandırma yoluyla gelişmekte olan bağımlı ülkelere ihraç ettiler. Bugün geldiğimiz noktada ise, bu ülkelerin hemen hepsi bir ekonomik çöküşün içerisinde ya da eşiğinde. 2018 başından bu yana, Latin Amerika, Doğu Avrupa, Kafkasya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkede kemer sıkma politikalarına ve IMF ile yapılan anlaşmalara karşı kitle seferberliklerinin gerçekleşmesi emekçi halkların pastadan aldıkları payın azalmasına karşı açık bir tepkisi. Bu isyanların bazıları hükümetleri geri adım atmaya bazıları ise istifaya zorlasa da, hepsi parlamenter sistemin sınırlarında hapsedildi ve hiçbiri mevcut IMF anlaşmalarının iptali ya da emekçi halklardan yana bir ekonomik programın ortaya çıkmasıyla sonuçlanmadı. 2011 yılında patlayan Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci sürecinde de diktatörler devrilse de, kitlelerin taleplerini sahiplenip ileriye taşıyabilecek bir önderliğin ortaya çıkamadığı gibi…

Tüm bu seferberlikler, emekçilerin kendi kaderlerini ellerine alabilmek adına ortaya koydukları bir iradeyi ve sokağın gücünü kanıtlıyor. Ancak bu mücadelelerin kazanımlarının kitlelerden çalınamayacağı, işçi ve emekçilerin bağımsız politik hattını örebilecek, onlara kapitalist sistemin prangalarından bir kopuş sunabilecek bir program ve önderliğin inşasının zorunluluğunu da var gücüyle vurguluyor.