Akdeniz artık Ölü Deniz!

Tüm Akdeniz kıyıları boyunca egemenlik kurmuş olan Romalılar, bu denizi Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak adlandırmışlardı. Son yıllarda Akdeniz artık yeni bir Latince isimle anılır hale geldi: Mare Mortum (Ölü Deniz). Avrupa Birliği ülkelerinin savaştan, açlıktan, yoksulluktan kaçan sığınmacılara kapılarını kapatması nedeniyle, son beş yıl içinde Akdeniz’de ölen veya kaybolan insan sayısı 15 bini geçti.

Avrupa’da 2008’de patlak veren ekonomik krizle birlikte, hükümetler krizin yarattığı sonuçların sorumlusu olarak göçmenleri ve mültecileri göstererek hem işçi sınıfını bölmeye hem de krizin asıl sorumlusu olan kapitalist sistemi bu şekilde aklamaya çalıştılar. Kemer sıkma politikalarını uygulayan ve yolsuzluğa batmış geleneksel merkez sağ ve merkez sol partiler güçlerini yitirirken, göçmen ve yabancı karşıtlığını merkeze alan aşırı sağcı gerici partiler Macaristan, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerde hükümet kurdular. Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde ise, yabancı düşmanı partiler iktidar alternatifi haline geldiler. Bu dalgaya eklenen son ülke ise, komedyen Beppe Grillo’nun sözde sistem dışı partisi Beş Yıldız Hareketi ile yabancı düşmanı gerici Kuzey Ligi’nin bir koalisyon hükümeti kurmasıyla İtalya oldu. Yeni İtalyan hükümetinin ilk icraatı 629 sığınmacıyı taşıyan Acquarius gemisini, uluslararası hukuka ve temel insan haklarına aykırı biçimde reddetmek oldu. Malta’nın da reddettiği gemiyi, İspanyol hükümetinin kabul etmesi sonucu sığınmacılar Avrupa topraklarına ayak basabildi. Fakat tehlike henüz geçmiş değil çünkü şimdi de ülkelerine geri gönderilme tehdidi altında mültecilik statülerinin kabul edilmesini beklemek zorundalar.

Acquarius gemisinin İtalya tarafından reddiyle oluşan uluslararası kriz, AB ülkelerinin sınır ve mülteci politikalarını ve Akdeniz’de yaşanan insani trajediyi yeniden gündeme getirdi. Bugün Avrupa’da kimi zaman popülist diye adlandırılan göçmen ve yabancı düşmanı sağ partiler, sınırların kapatılması ve mültecilerin geri gönderilmesi gibi politikaların bayraktarlığını yaparken, esasında AB’nin bugüne kadar izlediği politikaların mantıksal sonuçlarını uygulamaktan çok öteye gitmiş olmuyorlar. Yıllarca Berlin Duvarı’nı bir “utanç duvarı”, “demir perde” olarak niteleyenler, Berlin Duvarı’ndan çok daha uzun bariyerleri Avrupa’nın güneyi boyunca inşa etmekte herhangi bir çelişki görmediler. Yabancı düşmanı partiler karşısında AB’nin “insancıl” değerlerini temsil ettiği iddia edilen Merkel’in, Macron’un temsil ettiği partiler, sığınmacıların karşısına Schengen Duvarı’nı büyük bir özenle örmüşlerdi. Aynı partiler, sığınmacı akınını durdurmak için önce Kaddafi’yle ve daha sonra Erdoğan’la AB’nin sınır bekçiliğini yapmaları adına kirli anlaşmalara girmeye de çekinmemişlerdi. Yine aynı partiler, krizin sorumlusu olan finans tekellerine kamu bütçelerinden trilyonlarca dolar akıtırken, ekonomik durumu gerekçe göstererek, on binleri geçmeyen sığınmacı kotaları koymaktan geri kalmamışlardı. Avrupa’da sığınmacılar etrafında bunca gürültü kopartılırken, AB ülkelerinde dünyadaki toplam mültecilerin yalnızca %7,6’sı barınmakta ve bu sayı AB nüfusunun yalnızca %0,2’sini oluşturmakta (kaynak: stopmaremortum.org).

Mültecilik temel bir insan hakkıdır ve koşulsuz bir biçimde hükümetler tarafından kabul edilmelidir. Ülkemizde de Suriyelilere dönük yabancı düşmanlığının seçim malzemesi haline getirildiği bu dönemde, işçi sınıfı örgütleri sığınmacı ve göçmen emekçilerle dayanışma ağlarını örmeli, yabancı düşmanlığına geçit vermemelidir.