Bir garip büyüme hikâyesi

Erdoğan, faiz lobisi terimini ilk defa beş yıl önceki Gezi olayları sırasında kullandı. O günden bugüne ekonomi her kötüye gittiğinde bir kılıf olarak aynı sözcüğe sarıldı. Özet olarak, “Ekonomik gidişatın sorumlusu ben değilim. Ekonomi benim denetimimde değil. Beni yıldırmak, Türkiye’yi güçsüz durumda bırakmak isteyen dış güçlerin birer oyunu bu,” dedi. Bu konuya biraz açıklık getirelim.

Serbest piyasa şartlarında, yani genel olarak kapitalist üretim, tüketim, ticaret ve finans kuralları içinde paradan para kazanmak, bir koyup üç almak, faizle ya da hızla değişen dolar kuruyla vurgun yapmak suç mu? Elbette hayır. Bunlar Erdoğan’dan önce de var olan ve yaşanılan şeylerdi. Spekülasyon, kapitalizm içinde kaldığımız sürece Erdoğan’dan sonra da var olmaya devam edecektir. Adı üzerinde, “serbest piyasa”. Para akımı, mal ve hizmet alım satımı, sermaye biriktirme, sonsuz harcama ve borçlanma özgürlüğü… Her şey serbest.

Spekülasyona basit bir örnek verelim. Öyle büyük bir yatırıma da gerek yok. Yurtdışında 20 bin doları olan bir yatırımcı, dolar kuru tarihin en yüksek seviyesi olan 4,92 düzeyinde iken Türkiye’ye getirip parasını TL’ye çevirmiş olsun. Elindeki para 98.400 TL (20.000*4,92) eder. Doların arttığını gören merkez bankası faizleri arttırır. Yatırımcı bu parayı da faiz geliri elde etmek için vadeli hesaba yatırır. 98.400 TL, bugünkü faiz miktarıyla bir ay sonra 99.610 TL olur. Bu arada da dolar 4,5 TL’ye düşmüştür. Bunun üzerine yatırımcı tüm parayı dolara çevirir. 99.610 TL bu sefer 22.135 dolar (99.610/4,5) eder. 20.000 dolar ile giren yatırımcı, bir ay içinde hiçbir şey yapmadan sadece dolar kurundaki değişim ve faiz üzerinden 2135 dolar net kâr elde ederek ülkeden çıkar. Üstelik bu kâr, 20.000 dolar gibi küçük bir parayla elde edilmiştir, aynı işlem bir ay içinde 200.000 dolar ile yapıldığında 21.350 dolar kâr getirecektir. İşte paradan para kazanma… Bir tarafta günde 12 saat çalışarak ayda 1600 TL kazanan emekçiler, bir tarafta da parayı en hafif tabiriyle hortumlayanlar… Peki, bu spekülasyona yol veren, bu ekonomi politikalarını uygulayan ve hayata geçiren kim? Tabii ki siyasal iktidarın ta kendisi.

Böyle bir piyasanın içinde kalmayı taahhüt etmişsen (ki defalarca ilk ağızdan uluslararası antlaşmalara, serbest piyasa koşullarına uyacaklarına dair beyanda bulundular) “lobilerden”, birdenbire artan dolardan ya da soğan fiyatlarından şikâyet etmeyeceksin. Uluslararası finans kartellerinden, dev bankalardan, para babalarından Türkiye’ye yatırım yapmalarını ve sıcak para getirmelerini isterken, aynı kişiler siyasal güvensizlikten dolayı ülkeden sermaye çıkarmaya başlayınca da şikâyet etmeyeceksin. Ülkedeki tarımı, uluslararası dev gıda tekellerinin emrine vererek samanı, mercimeği, soğanı bile ithal edecek hale geldiğimizde cari açık neden yükseliyor diye sızlanmayacaksın, şikâyet etmeyeceksin. Çünkü işin içinde senin 16 yıldır, ülkedeki emekçileri tırpanlayan emek düşmanı ekonomi politikaların var. Ya serbest piyasa koşullarından yanasınızdır ya da üreten emekçilerin denetiminde, merkezi ve planlı bir ekonomiden yanasınızdır. Bu ikisinin ortası, karması yok!

Dolarda dış müdahale mi var? Sabit kura geçin. Spekülasyona karşı İstanbul Borsası’ndaki tüm işlemleri süresiz durdurun. Dış ticarette devlet tekeline geçin. Bankaları birleştirip merkezileştirin. Bu spekülatörlerin ekmeğine yağ sürmemek için dış borç ödemelerini durdurun. Ya da dış mihrak oyunlarını ağzınıza almayın, ikiyüzlülüğü bırakın!

Ekonomideki tüm gidişatın sorumlusu mevcut iktidardır. Ellerinde, gözümüze soktukları 2018 ilk çeyreğinde yüzde 7,4’lük büyüme oranı dışında bir şey yok. Gezi döneminden bugüne ekonomi nasıl seyretmiş bir bakalım. 2013’te enflasyon yüzde 7,5 iken bugün yüzde 12,2’dir. 2013’te işsizlik yüzde 9 iken bugün yüzde 10,1’dir. 2013’te 10 yıllık tahvil faizi yüzde 10,4 iken bugün yüzde 17’dir. Son olarak 2013’te dolar 1,92 TL iken bugün 4,73 TL’dir. Tüm bu tabloya rekor kıran dış borç ve cari açığı da eklediğimiz zaman lobiler, mihraklar komedi sözcüklerine dönüşüyor.

Bu çerçevede büyüyorsak bile borçlanma ve verilen açıklar ile kâğıt üzerinde büyüyoruz. Tamam ama bu büyüme cebimize yansımadıktan sonra, alım gücümüzü yükseltmeden, işsizliği ve yoksulluğu azaltmadıktan sonra ne fayda? Ekonomik büyüme ile iktisadi gelişim aynı şey değildir. Büyüme, ancak üretimin ve yaşam kalitesinin artması, çalışma koşullarının iyileşmesi, sağlık ve eğitim kalitesinin yükselmesi, işsizliğin düşmesi gibi sonuçlar doğurmasıyla bir anlam kazanır.

Ama biz biliyoruz ki kapitalizm kriz yaratır ve yaratmaya da devam edecek. Çözüm, merkezileşmiş, bir plan dahilinde ilerleyen, şeffaf ve işçilerin denetiminde bir ekonomi ve yine emekçilerin denetimindeki siyasal önderlik altında yaratılan kurumlar ile oluşturulacak bir iktisadi yapıdır. O zaman, spekülasyon istense de gerçekleşemez. O zaman, zenginlik belirli kişilerin elinde toplanmaz. O zaman, ne dolar kuru ne de soğan kuru canımızı yakabilir!

Yaptıkları yapacaklarının garantisi olan bir iktidardan, ekonomiye ve politikaya dair tek beklentimiz, işlerin daha da kötüye gideceği olabilir ancak. Ama yerine gelen iktidarlar aynı oyunun aynı kuralları içinde kalmaya devam ettikleri durumda, bu kâbus asla bitmeyecek.