Kim korkar sendikalaşmaktan – I

Flormar, Termokar, Bursa Aroma, Cargill, Hugo Boss, Sibaş… Sendikalaştıkları için onlarca işçiyi işten atan işyerlerinin listesi uzayıp gider. Sendikalaşma mücadelesi hemen her yerde neredeyse aynı şemayı izliyor. Başlangıçta küçük bir öncü işçi grubu sendikayla ilişkiye geçiyor ve o sendikanın üyesi oluyor. Ardından, onların da bilgilendirmesiyle işçiler teker teker üye olmaya başlıyorlar. Önlerindeki hedef yüzde 50’yi bulmak.

Bir süre sonra (ki bu süre genellikle kısa oluyor) işçilerin sendikaya üye oldukları patron tarafından öğreniliyor. Patron genellikle bu mücadelenin başını kimin veya kimlerin çektiğini de tespit ediyor. Ve “genel kural” olarak bu işçileri hemen işten çıkarıyor. İlk grup bir veya iki-üç öncü işçi oluyor. Patron bu girişimin işçileri yıldıracağını düşünüyor. Tabii bu arada işyerinde baskılar başlıyor. İşçilerin e-devlet şifreleri istenerek üye olup olmadıkları inceleniyor. Eğer sendikalaşmanın yaygınlaşmaya başladığına kanaat getirirse ikinci ve daha kalabalık bir işçi grubu işten atılıyor.

Şema uyarınca işten atılan işçiler, sendikacıların da yardımıyla (tabii sendikacılar işçilere sırtını dönmezlerse) işyerinin önünde “direniş çadırı” kuruyorlar. İçerideki arkadaşlarını yüreklendirmeye ve dayanmaya çağırıyorlar. Eğer sendikalı işçi sayısı yüzde 50’yi bulmamışsa direnişin sonu biraz “karanlık” gözüküyor. Eğer yüzde 50 geçilmişse, sendika yetki müracaatında bulunuyor ve yetki alınabilirse, belgeyi işverene yollayıp toplu sözleşme görüşmesine çağırıyor. Tabii bu arada beklenen, sözleşmenin ilk maddesinde işten atılanların işe iadesinin yer alması oluyor.

Tabii işveren sendikanın yetkisine itiraz ediyor ve iş mahkemeye düşüp “yasal” bir süreç başlıyor. Üç dört aydan az olmayan bir süreye tekabül ediyor bu süreç. Çadırdaki işçiler en az bir ay işyeri önünde eylemlerine devam ediyor. Sendikanın ekonomik yardımı olursa bu süre biraz daha uzayabiliyor. Ama daha sonra çalışmaya ihtiyaç duyan işçiler işverenden biraz tazminat alarak uzlaşmaya yanaşabiliyorlar. Yanaşmayanlar ise kendilerine iş bulup çalışıyorlar ve toplu sözleşmeyi bekliyorlar, zaman zaman da işyeri önünde toplanıp basın açıklamaları yapıyorlar. Bu arada da bazıları sendikal nedenle işten atılma ve tazminat davası açıyorlar. Belki de yıllarca sürecek olan bir mahkeme süreci başlıyor böylece.

Bu kısırdöngü, bazı farklılıklarla neredeyse her yerde her zaman tekrarlanıyor. Bütün bu mücadele sürecinin işçilerin bilinci üzerindeki etkileri önem taşıyor. İşçiler genellikle sendikalaşma mücadelesine iş ve yaşam koşullarının, genel tabiriyle ekonomik şartlarının iyileştirilmesi amacıyla giriyorlar. Bu talepler işyerinde çalışanların çoğunluğunu bir araya getirebiliyor, bir dayanışma ruhu yaratıyor. Bu sınıfsal temelde sendikal bilincin ilk aşamasını oluşturuyor. Politik veya ideolojik bilincin dışında bir dayanışma ruhu diyebiliriz buna.

İşten atılmalar başlayınca ise, o güne değin işverene yönelik olarak fazlaca bir sorgulaması olmayan işçiler arasında ilk “farklı sınıfa” dahil oldukları düşüncesi doğmaya başlıyor. Bu, emekçinin zihninde verili olan politik veya ideolojik önyargıların kırılmaya başladığı anı oluşturuyor. İşte bu noktada sendikanın ve öncü işçilerin rolü bir anda önem kazanıyor.

Ama her şey, yukarıdaki şemanın nasıl sonuçlanacağına bağlı. Sendikal açıdan hızlı ve olumlu bir sonuca ulaşılamadığı takdirde, gerek çadırdaki, gerekse içerideki işçiler arasında bir moral bozukluğu, “buraya sendika falan giremez” düşüncesi yaygınlaşmaya başlayabiliyor. Bu kısırdöngüyü nasıl kırabiliriz? Gelecek yazımızda bu konuya devam edeceğiz.