Saray rejimine patronlar kabinesi!

24 Haziran seçimlerinin geride kalmasıyla, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin tüm yönleriyle uygulanmaya başlayacağı yeni bir döneme girdik. 2014’ten bu yana “fiilen” uygulanan Tek Adam Rejimi artık “anayasal” bir temel kazanmış durumda. Bütün erklerin Saray’da toplandığı, parlamentonun rejimin bir dekoru haline geldiği, yargının Saray’ın emrinde olduğu, kendisini “hızlı ve etkin”, “icracı” olarak sunan bir yönetim sistemiyle karşı karşıyayız.

Bu sözcüklerin ne anlama geldiği, seçimlerin ardından çıkartılan kararnamelerle ve oluşturulan yeni kabineyle şimdiden açıklık kazandı. Bir yandan “uyum yasalarının” yasa olarak çıkartılmak yerine KHK biçiminde yayımlanmasıyla yeni dönemde, tıpkı OHAL döneminde olduğu gibi, Meclis’in hiçbir işlevinin, yetkisinin olmayacağının mesajı güçlü biçimde verildi. Aynı zamanda, KHK’ler ile işten atılanlar arasına 18 binden fazla yeni kamu çalışanı daha eklendi. İşten atılan 18 bini aşkın kamu çalışanının yalnızca 5’inin işten atılma gerekçesinin belirtilmesi ve bunların 4’ü için gerekçenin “kurum kanaati” olarak bildirilmesi, yeni rejimin niteliğinin anlamlı bir özeti gibiydi. Çıkartılan bazı kararnamelerin birkaç gün sonra kaldırılmasıysa (borsada vurgunculuk yapılmasının kolaylaştırılması veya üniversite rektörlüğü için profesör olma şartının kaldırılması gibi) yeni rejimin “icracı ve etkin” olduğu kadar, hızla zikzak yapabilme konusunda da oldukça maharetli olduğunu göstermiş oldu.

Eski sistemde parlamentonun içinden çıkan ve biçimsel de olsa “halk egemenliğini” yansıtan hükümet, yeni sistemde parlamentonun denetiminden tamamen bağımsız, Saray’ın atadığı emir erlerinden oluşan bir yapıdan ibaret. Bunun ne anlama geldiğini, Bakan olarak atanan isimlerin çoğunluğunun patron olmasında görebiliyoruz. Yeni kabinenin halkın değil, Saray’ın ve patronların kabinesi olduğu bundan daha iyi anlatılamazdı: ETS Tur’un sahibi Kültür ve Turizm Bakanı; dondurulmuş patates üreticisi çokuluslu bir şirkette yöneticilik yapmış, şimdiyse Albaraka Türk Bankası’nda ve BİM’de yöneticilik yapmakta olan kişi Tarım Bakanı; Medipol Hastanesi’nin sahibi Sağlık Bakanı; Maya Okulları’nın sahibi Eğitim Bakanı… Örnekler artırılabilir. Hazine ve Maliye Bakanı’nın Damat Albayrak olması ise, yeni rejimde liyakat adına göz yaşartıcı bir adalet simgesi niteliğinde.

Cumhurbaşkanı’nın bütün yetkileri elinde topladığı, Saray ve sermaye ilişkisinin cam gibi berrak hale geldiği bu yeni rejim için Tayyip Erdoğan önemli bir açıklama yaptı: “Ne bizim ne de bizden sonra gelecek olan cumhurbaşkanlarının, yürütme görevi konusundaki aksaklıklar, eksiklikler hususunda milletimize karşı öne sürebilecekleri bahaneleri kalmamıştır.” Gerçi, bu açıklamayı 16 yıllık AKP iktidarı boyunca bütün politik sorumlulukları üstlenen makamlarda bulunmuş bir kişi yapıyor olmakla birlikte, bu kabullenme de önemlidir. Geç olsun, güç olmasın! En azından, bundan sonra yaşanacak problemlerin sorumlusunun kim olduğu açıkça belirtilmiş durumda ve bu açıklama asla unutulmamalı. Zira önümüzdeki dönemde Saray rejimi, kendi yarattığı enkazın sonuçlarıyla yüzleşeceği zorlu sınavlarla karşı karşıya kalacak.

Bu sınavların en büyüğü, hiç şüphesiz ekonomi alanında. AKP’nin sözde ekonomik mucizesinin yarattığı yıkımın sonuçları artık her alanda gözle görünür hale gelmeye başlıyor. Toplam dış borcun 450 milyar dolara ulaştığı bir dönemde, Türk Lirası’nın yaşadığı çakılma ve doların bu satırlar yazılırken 5 TL’ye yaklaşması, dış borcun çevrilebilmesini önümüzdeki dönemde imkânsız kılıyor. Önümüzdeki dönemin başlıca gündemi şirket iflasları ve kitlesel işten çıkarmalar olacak. Bu durum, tüm ekonomik büyüme hikâyelerine rağmen, işsizliğin hâlihazırda yüzde 10 gibi oldukça yüksek bir düzeyde olduğu bir döneme rastlıyor. Enflasyonun yüzde 15’e ulaşmasıyla kendisini gösteren hayat pahalılığıyla her geçen gün alım gücünün biraz daha azaldığını hisseden kitleler, önümüzdeki dönem, krizin Saray rejimi tarafından “kemer sıkma politikaları” olarak emekçi halka fatura edilme planlarına tanıklık edecekler.

Ekonomik krizin tamamen ayyuka çıkması ve emekçi halka ödetilmeye çalışılacak “acı reçete”, yeni bir seferberlik dalgasını tetikleyebilir veya kitlelerin daha da geri çekilmelerine; sağ, muhafazakâr, faşist seçeneklerin güçlerini artırmalarına neden olabilir. Ekonomik krizin otomatik bir şekilde toplumsal seferberlik doğuracağı sanısına kapılmak büyük bir yanılgı anlamına gelir. Mevcut durumda, sosyalist hareket ve işçi örgütleri, ilk olarak, ivedilikle “seçim yenilgisi” havasından çıkmalı ve önümüzdeki dönemin mücadelelerine politik ve örgütsel olarak hazırlanmalıdır. İşçi sınıfının ve sosyalist solun bağımsız bir özne olarak sahneye çıkamadığı seçim sürecinin ardından, yeni dönemde, Rejimin işçi düşmanı ve antidemokratik politikalarına karşı eylem birliklerinin ve sahici bir mücadele planının hazırlanmasından başka bir çözüm bulunmamakta.