Kapitalizmin çöplüğünde öten horoz

Ekonomik kriz, işsizliğin yükselişi, gelir dağılımındaki yoğun adaletsizlik, devlet bürokrasisini tümüyle saran yolsuzluklar… Barınma hakkına dönük saldırılar ve evsizliğin yoğun artışı, kadına yönelik şiddet, yılda ortalama 60 bine yakın cinayet… Bu düzenin çivisi çıkmış diyebiliriz. Ki haksız da sayılmayız…

Bir yanda ekonomik, siyasal ve sosyal alandaki eş zamanlı çözülme, öte yandan da toplumsal kutuplaşma. Herhalde hiç kimsenin bu ve benzeri koşullarda yaşamayı sürdürmek istemeyeceğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Özellikle de krizin bedelini en derin hisseden kesimlerin. Emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilenlerin ve hatta alt orta sınıfların…

Bu tip toplumsal koşullar umudun örgütlenebilmesinin, mücadele eden farklı kesimlerin bir araya gelerek mevcut gidişata emekçilerin yararına müdahale edecek bir alternatifin yaratılabilmesinin koşullarını yaratır. Ancak yine aynı toplumsal koşullar umutsuzluğun örgütlenmesine de sebep olabilir.

Bir ülke düşünün ki, tarif edilen ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullar kendisini halkçı, ilerici, emekten yana diye sınıflandıran İşçi Partisi eliyle yaratılmış. Ülkede 15 yılı aşkın bir süre iktidarda kalan İşçi Partisi, 2008 yılında başlayan ekonomik krize karşı sermaye gruplarıyla işbirliği içerisinde krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışırken, devasa yolsuzluk bataklıklarına saplanmış.

Bahsi geçen ülke Brezilya… Kendi partilerinin işçiden ve emekçiden yana bir düzen yaratmak yerine yerli ve uluslararası patronlarla işbirliği halinde ezilenler üzerindeki sömürüyü arttırdığını gören kitlelerin İşçi Partisi’nden uzaklaşmalarını garipsememek gerekir. Bir de İşçi Partisi’nin tüm bu politikaları “sol”, “sosyalist” ve “halkçı” söylemlerle uygulamasının sonucunda kitlelerdeki bu tepkinin sağcı politikacılara desteğe doğru yönelmesi de anlaşılır hale geliyor.

Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve politik kriz ile toplumsal kutuplaşmanın bir diğer etkisi de geleneksel merkez ve sağ partilerin erimesi. Brezilya böylesi bir atmosferde başkanlık seçimlerine gidiyordu.

Sistemin ve devlet aygıtının bu denli çürümüşlüğünün siyasal alandaki yansıması ise bu çürümüşlüğü, yozlaşmayı, sömürüyü kendisinde ve programında cisimleştiren aşırı sağcı bir adayın kapitalizmin çöplüğünden peyda olması: Jair Bolsanaro…

Yirmi yılı aşkındır devlet bürokrasisinin, yolsuzlukların içerisinde yer alan Bolsanoro’nun adaylık sürecinde vaat ettiği ise işçi ve halk düşmanı, demokratik mecraların tamamen kısıtlandığı bir diktatörlük. Brezilya’nın 1964-1985 yılları arasında yaşadığı askeri diktatörlük dönemine övgüler yağdıran Bolsanaro, ülkede tüm eylemlerin yasaklanması, ordunun yönetimde ve güvenliğin sağlanmasındaki rolünün artırılması gerektiğini savunuyor. Brezilya halkının cunta döneminden sonra kazanılmış tüm demokratik haklarını açıktan tehdit ediyor. Ayrıca kadın ve LGBTİ düşmanı, göçmen karşıtı, ırkçı ve şiddete methiyeler düzen bir söylem üzerinden, ülkedeki toplumsal kutuplaşmadan faydalanıp vahşi kapitalist bir rejim inşa etmeyi hedefliyor.

Bolsanaro’nun devlet şiddetini yüceltmesi tabii ki boşuna değil. Özellikle son 5 yılda Brezilyalı emekçiler ekonomik kesinti planlarına, özelleştirmelere karşı önemli seferberlikler gerçekleştirdi. Bolsanaro yerel ve uluslararası patronları arkasına toplamak adına, seçildiği takdirde emeklilik ve iş yasasına saldıracağını, yılbaşı ikramiyesini kaldıracağını, özelleştirmelere hızla devam edeceğini ve bunları yaparken de güçlü bir baskı aygıtına ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

2008 dünya ekonomik krizinden bu yana, birçok ülkede krizin faturasını emekçilere ödetmek amacıyla baskı aygıtının güçlendirilmesi, popülist söylemlerle umutsuzluğun örgütlenmesi eğilimleriyle karşılaştık. Aslında Bolsanaro’nun yöntemi Trump, Putin, Erdoğan, Duterte gibi aynı çöplükteki sınıf arkadaşlarıyla örtüşmekte.

Böylesi koşullarda, başkanlık seçimlerinin ilk turunda Bolsanaro oyların yüzde 46’sını alarak İşçi Partisi’nin adayı Fernando Haddad ile 28 Ekim’de yapılacak olan ikinci turda yarışacak. Bolsanaro ciddi bir oy patlaması gerçekleştirdi. Öte yandan diktatörlük yanlısı programı 21 yıllık kesintisiz askeri cunta geçmişi olan bir ülkede tüm demokratik kesimleri, “Ona Hayır” kampanyasında, hem sokakta hem de sandık için seferber etmiş durumda.

Bu kesimlerin önemli bir bölümü İşçi Partisi’nin 15 yıllık politikalarının ülkeyi bu hale getirdiğinin bilincindeyse de kazanılmış demokratik ve sosyal haklarının ellerinden alınmaması için mücadele etmekteler. Ancak belirtmek de fayda var: ikinci turda İşçi Partisi’nin adayı Haddad da seçilse ekonomik kesinti programlarını uygulamayı sürdürecek. Ve Brezilya gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde demokratik hakların savunusu ekonomik temelli mücadeleden ayrı düşünülemez ve tek başına sandığa havale edilemez.

Bu nedenle seferber olan kitleler içerisindeki sosyalistlerin, emekçilerin ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda bir eylem planı oluşturarak seçimlerde kim kazanırsa kazansın mücadeleyi sürekli kılmak gibi bir sorumlulukları var. Ancak bu şekilde, İşçi Partisi’nin yarattığı enkazdan ve Bolsanaro’nun savunduğu tarzda barbar bir kapitalizmden çıkış için bir alternatifin umudu yaratılabilir.