İhtiyacımız ortak mücadele

Yüksek enflasyon, durgunluk, küçülme, işsizlik.

Hükümet bu bileşimin bir ekonomik kriz göstergesi olduğunu ısrarla reddetse de, süreci bir saldırı ve manipülasyon olarak nitelese de sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olduğunu gayet iyi biliyor.

Dahası, bu sonuçların bizzat üzerinde yükseldiği iktidar zeminini tehdit ettiğinin farkında.

Bu nedenle, 20 gün arayla kamuoyuna sunduğu iki programla –Yeni Ekonomi Programı ve Enflasyonla Mücadele Programı- bu süreci iradi tedbirlerle baskılama ve öteleme telaşında olduğunu gösterdi.

Kriz, işçi ve emekçiler için alım gücünün daha fazla düşmesi; üzerlerindeki vergi yükünün daha fazla artması; işsizlik fonu, kıdem tazminatı gibi haklarının tırpanlanması ve işini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalmaları anlamına geliyor. Hükümetin sunduğu krizle mücadele perspektifi ise bu sonuçları önlemek bir yana daha da derinleştiriyor.

Politika nedir? İşte tam olarak budur! Günün anlam ve öneminden yola çıkarak ifade etmek gerekirse: Politika, krizin bedelinin kime ödetileceğini belirler.

Hükümet, bu açıdan politikasını açıkça ortaya koyuyor. Krizin faturası bir kez daha işçi ve emekçilere kesilmek isteniyor.

Peki, işçi ve emekçiler ne diyor? Emek örgütlerinin kriz karşısında önerdiği politika ne?

Bugün işçi ve emekçi örgütlerinin ortaklaştığı bir programdan söz etmek maalesef mümkün değil. Öyle ki Türkiye’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu Türk-İş,  geçtiğimiz ay hükümetin ekonomi programını “ülkenin gerçekleriyle uyumlu kalkınma hedefi ve sosyal politikalarla donatılmış bir programın uygulanmasına, toplumun tüm kesimleri gücü oranında katkı sağlamalıdır,” sözleriyle destekledi.

Ancak tabanlarındaki hoşnutsuzluk ve işçi direnişlerindeki artışların da basıncı sonucunda olsa gerek, sendikaların tutum almaya başladığını gözlemliyoruz.

Bu açıdan geçtiğimiz süreçte yaşanan iki gelişme önem taşıyor.

DİSK, “Sendikal hareket sadece kendi üyelerinin değil toplumun yüzde 99’unun çıkarlarını savunmalı ve krize karşı tüm emekçilerin çıkarlarını savunacak bir hat oluşturmalıdır,” diyerek  “Krize Karşı Emeği Savunmak İçin Politika Önerileri” metnini sundu.

Ücretlerdeki Kayıplar Karşılanmalıdır, Vergiler Düşürülmelidir, Kamusal Mal ve Hizmetlere Zam Yapılmamalıdır, Üretken Olmayan Yatırımlar Durdurulmalıdır, Toplu İşten Çıkarmalar Yasaklanmalıdır, İşsizlik Sigortası Fonu Krize Karşı İşçiler Yararına Kullanılmalıdır başlıkları altında özetlediği talepler için “tüm işçilerle ve emek örgütleriyle birlikte hareket etme kararlılığında” olduğunu açıkladı.

Ardından Türk-İş’le görüşerek, bu niyetini destekledi. Bu görüşme, sunduğu programdaki birtakım eksikliklere rağmen ortak mücadele ihtiyacının ortaya konması açısından önemliydi.

Diğer yandan, Türk-İş Başkanı Ergün Atalay, yüksek enflasyon sonucunda eriyen ücretler karşısında, asgari ücret görüşmelerinin öne çekilmesi ve Aralık ayına kadar asgari ücretin 2000 TL olarak düzenlenmesi talebini dile getirdi.

Asgari ücretin bugün sadece asgari ücretle çalışanlar için değil tüm emekçilerin ücretleri için belirleyici olduğu göz önünde tutulduğunda, ücretlerin iyileştirilmesi talebinin krize karşı mücadelede önemli bir yer tuttuğu açık. (Tabii bu talebi ücretlerin enflasyon oranında düzenli artışı talebi ile desteklemek gerekiyor.)

Hem DİSK hem Türk-İş bürokrasisinin ekonomik krizin sonuçları karşısında açık bir tutum almaya başlaması elbette olumlu. Ancak Türkiye’de epeydir unutulan bir şey var. Ortak mücadele için ortak söylemlerden ya da ortak imzalı metinlerden fazlasına ihtiyacımız var.

Bu nedenle, krize ve rejimin baskılarına karşı sendikaların ve tüm emek örgütlerinin öncülüğünde bir işçi programı -ve mutlaka- bir eylem planı hazırlanması gerekiyor.

Daha fazla işçi ve emekçinin bu programa kazanılması için çaba göstermek, farklı işyerlerindeki direnişler arasında bağ kurmak, dayanışmayı güçlendirmek, eylem birlikleri sağlamak önem taşıyor.

Hükümetin saldırı politikalarına karşı böyle karşı durabilir; ekonomik kriz karşısında emekten yana bir politik perspektifin güçlenmesini ancak bu şekilde sağlayabiliriz.