İsveç seçimleri: Ütopik sosyalizmin sonu

Sosyal demokrasinin anavatanı olarak nitelendirilen İsveç’te parlamento seçimlerine aşırı sağcıların oy patlaması damgasını vurdu.

9 Eylül günü gerçekleştirilen seçimlerde Sosyal Demokrat Parti, Yeşil Parti ve Sol Parti’den oluşan Sol Blok yüzde 40,6 oy alırken, merkez sağ partilerden oluşan “İttifak” adlı blok ise yüzde 40,3 oy oranına ulaştı.

Seçimin şok edici sonucu hiç kuşkusuz, Nazi kökenli küçük bir akımdan türeyen İsveç Demokrat Partisi’nin eriştiği yüzde 17,6’lık oy oranıyla İsveç’in üçüncü büyük siyasal gücü konumuna yerleşmesiydi. Zira bu muazzam oran, 2015 yılından beri göçmen krizinin itinayla kaşınmasının bir yansımasıydı.

Bu sonuçlarla, parlamentoda merkez sağ 141, merkez sol 140, SD ise 68 milletvekili ile temsil edilecek.

Avrupa’da yükselen aşırı sağın dehşet uyandırıcı yeni bir halkası olan “İsveç Demokratları”, ilk kez sürpriz bir şekilde parlamentoya girdikleri 2010 yılında adlarından söz ettirmişlerdi.

Jimmie Åkesson tarafından yönetilen bu ırkçı hareket, çalışan orta sınıftan oy alıyordu. Ancak işsizlik ve 2015 yılından beri itinayla kaşıdıkları göçmen sorunu üzerinden işçi sınıfının kimi kesimlerinden de oy almayı başarıyor artık. Irkçı partiye oy verenlerin başında, tarihi 100 yıllık mücadelelerle dolu işçi sendikaları konfederasyonu LO’nun üyeleri geliyor. Son yoklamalar, seçimde işçilerin neredeyse yarısının ırkçı partiye oy verdiğini ortaya koyuyor.

Reform çağının kalesi

İsveç Sosyal Demokrat Partisi ilk kez 1932 yılında Köylü Partisi ile yaptığı işbirliği sayesinde iktidara geldi ve 1976 yılına kadar aralıksız olarak İsveç’i yönetti. Günümüzde “İsveç modeli sosyal demokrasi” olarak bilinen yönetim anlayışı büyük oranda bu sürecin ürünü.

İsveç 1950’lerden 2000’lere kadar devrimci Marksizm’e bir alternatif olarak gösteriliyor ve pazar ekonomisi ilkelerine sadık kalarak bir refah ve demokrasi toplumu yaratılabileceği ütopyasının kanıtı olarak sunuluyordu. Bu dönemim ana sloganları, “sol ilkeler”, “liberal bir ekonomi” ve “demokrasiydi”.

Oysa uzun iktidar yıllarının ardından özelleştirilen sağlık ve eğitimde kalite düzeyi düştü, fabrikalar kapandı, hizmet yerine kârlılığı ilke alan açgözlü bir kapitalist sınıf türedi. Dahası ülkede göçmen sayısı arttı ve özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden gelen “gayrı medeni” Müslümanlar yeni dönemin günah keçisi oldular. AB ile bütünleşme sürecinin de bu ekonomik yıkımdaki payı yadsınamaz.

“İsveç sosyalizmi” emekçi yığınlara gitmek, üretim alanlarında kontrol ve mülkiyet ilişkilerine yanıt geliştirmek ve ırkçılıkla savaşmak yerine çözümü AB komisyonlarında kulis yapmaya, çokuluslu şirketlerle yürütülen pazarlıklara ve dahası ırkçı partilerle yabancı düşmanlığı yarıştırmaya havale etti.

İsveç işçi sınıfı saflarında yerlisi ve göçmeniyle uluslararası dayanışma eksik, dahası toplumda ırkçılığın ve nefretin arttığı ortada. Gerçek şu ki, işçiler ırkçı partiye oy vererek aslında kendi sınıf çıkarlarına ihanet ediyorlar. Dolayısıyla İsveç’te acil bir devrimci görevle karşı karşıyayız.

İsveç’in emekçi çoğunluğunu “göçmeniyle”, “yerlisiyle” kapsayabilecek ekonomik yapıyı planlı ekonomi doğrultusunda örgütlemeyi öngören bir siyasi proje inşa edilmeli. Tüm dünya gibi İsveç de militan bir işçi hareketini, art arda kazanılan zaferlerle güçlenen sosyalist bir hareketi, kapitalizmi ehlileştirmeyi değil yenmeyi hedefleyen bir çizgiyi bekliyor yeniden dört gözle.