Kriz daha da yozlaştırıyor

Ülkenin rüşvet, irtikap, suiistimal cenneti olduğu bir gerçek. Özellikle az gelişmiş, emperyalizme bağımlı ve sermaye birikimini yağmaya dayandırmış olan ülkelerin yaygın bir hastalığı bu. Gelişme düzeyi ne kadar artarsa rüşvetin ve suiistimallerin çapı da o denli gelişiyor. Hastalığın kökeninde, eğitimle, ahlak vaazlarıyla düzeltilemeyecek bir “sömürü kültürü” yatıyor. İçinde yaşadığımız kapitalist sistem de bu “kültür” üzerine kurulu.

“Normal” diye adlandırılabilecek “istikrarlı” sömürü dönemlerinde rüşvet, suiistimal gibi yozluklar pek göze batmıyor. Hatta, “bal tutan parmağını yalar”, “çalıyorlar ama yapıyorlar da” gibisinden “halk deyişleri”, hastalığı meşrulaştırıyor, yağmayı “olağanlaştırıyor”. Üstelik bu anlayış, çalıp çırpanlara faaliyetlerini yasallaştırma fırsatı bile veriyor. Soruşturmayı yapan devlet memurlarını bir kalemde kovabiliyorlar, hapse bile atabiliyorlar.

Ama kriz dönemlerinde, yani emeğiyle geçinen halk kesimlerinin giderek yoksullaştığı durumlarda, çürüme daha bir yoğunlaşıyor, yaygınlaşıyor. Zira pasta küçüldükçe, kurtlar telaşlanıp ortada var olana daha bir kudurmuşlukla saldırıyorlar. Bakmayın siz o “devlet tasarruf edecek” falan diyenlere. Ortalık yerde bunları söylerken, saray salonlarında verilen davetlerde bir kuş sütü eksik kalıyor. Bir bakıyorsun havaalanına 400 milyon dolarlık muhteşem bir uçak iniveriyor… “Hediye” diyorlar. Yandaş market zincirlerinde -adını vermeyelim, yoksa dava falan açarlar- tuvalet kâğıdı üzerinden ne tür fırsatçılık yapıldığının; hangi patronların zamlardan yararlanmak için nasıl stokçuluk yaptığının farkında olmadığımız sanılmasın.

Farkındayız, bunların hepsini biliyoruz, ama bizi asıl rahatsız eden, “yukarıdakilerin” bu yağma kültürünün krizle birlikte aşağıya doğru yayılması, hatta sınıfımızın içine sızması.

Hayat pahalılığı almış başını yürümüş durumda. Enflasyon yüzde 20’lerde ve ücretleri hızla aşındırıyor. Çoğunluk zaten asgari ücretle çalışıyor. Evin iaşesi mi, kirası mı, su-elektrik faturaları mı, çocukların okulu mu, kredi borçları mı… hangisini nasıl karşılayacağının telaşı içinde. Üstelik sağda soldaki işyerlerinde tensikatlar var. Hatta bazı işyerleri kapanıyor. Yani bunca zorluk içinde bir de işsiz kalma korkusu.

Böyle bir durumda, yukarıdakilerin yozluk kültürü aramıza sızmaya başlıyor. “Aman ben işten atılmayayım da ne olursa olsun.” Veya, “ne yapsam da patron bana biraz daha zam yapsın.” Veya, “sendikayı, işten atılan arkadaşı boş ver, ben ayakta kalayım da…” Bir dostun tabiriyle bu tür “yalakalıklar” sınıf dayanışmasını, emekçi yoldaşlığını parçalıyor, herkesi, ama herkesi patronların karşısında daha da güçsüz kılıyor. “Yukarıdakiler” de zaten bunu istiyor. “Aman işçiler emekçiler birlik olmasın” diyorlar. Zira böyle bir birlik onların sömürü ve yağma düzeni için en büyük tehlike. Evet, en büyük tehlike.

Sadece patronlar değil, yandaş sendikaların yöneticileri de ücretler ve işsizlik konusunda kıllarını kıpırdatmıyorlar. Bu yüzden sınıf sendikaları, işyeri temsilcileri, özellikle sendikasız işyerlerindeki önder işçiler bu soruna acilen el atmalılar. “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz” sloganının en fazla geçerli olduğu bir dönemden geçiyoruz. Birleşmek, ortak komiteler kurmak, dayanışmayı yaygınlaştırmak ve en acil taleplerimiz için seferberliğe geçmek gerekiyor.

Aksi takdirde hiç kimse hayal kurmasın: birleşik mücadele örülemezse tek tek her emekçi bu krizin altında ezilecek. İşçiyi patronu değil, sınıf yoldaşları kurtarabilir.