ABD ara seçim sonuçları ne gösteriyor?

Amerika Birleşik Devletleri, anayasal anlamda Kongre olarak adlandırdığımız bir siyasal organla yönetiliyor. Belirtmeye dahi lüzum yok ki, Kongre olarak anılan bu organ bankerlerin, büyük tröst ve tekel sahiplerinin, eski generallerin ve dolar milyarderlerinin kendileriyle veya temsilcileriyle dolup taşmakta.

Kongre iki bölümden meydana gelmekte: Temsilciler Meclisi ve Senato. İşte ABD’de 6 Kasım’da gerçekleştirilen seçimler, Temsilciler Meclisi ve Senato’da yer alacak olan temsilcileri belirledi. 2010 senesinden bu yana, bahsini ettiğimiz her iki bölüm de köleci kökenleri olan, güneydeki toprak sahiplerinin ve militarist aygıtın temsilcisi gerici ve muhafazakâr Cumhuriyetçi Parti’nin elindeydi. Trump’ın başkan seçilmesiyle Beyaz Saray da Cumhuriyetçi Parti’nin eline geçmişti. Böylece Trump, iktidarını sağlamlaştırmak için ihtiyacını hissettiği yasaları ve kararnameleri, Kongre’deki herhangi bir sayısal engele takılmadan geçirebiliyordu (onun getirmek istediği yeni yasaların en büyük engeli geleneksel devlet aygıtının parçaları olan federal mahkemeler ve benzeri kurumlar oldu).

Ancak bu durum son ara seçimlerle değişti. 6 Kasım seçimleri neticesinde Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluk Demokrat Parti’ye geçti. O da Wall Street isminde simgeleşen finans kapitalin ve emperyalizmin bir diğer büyük ABD partisi. Bununla birlikte Cumhuriyetçi Parti’nin Senato’daki çoğunluğunu güçlendirdiğini not edelim.

Ara seçim süreci boyunca Cumhuriyetçi Parti de Demokrat Parti de ABD işçi sınıfının en yakıcı sorunları halini almış olan düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, artan polisiye baskılar, pahalılaşan hayat, sendikasız çalışma gibi gündemlere dönük bir ajanda geliştirmedi. Trump, seçim kampanyasını mülteci karşıtlığı üzerine kurdu. Orta Amerika’dan ABD’ye doğru harekete geçmiş olan göçmen kafilesini kendi yabancı düşmanı ve işçi sınıfını bölücü argümanları için mazeret olarak kullandı ve ABD’nin yalnızca Amerikalılara iş vermesi gerektiği yönündeki milliyetçi söylem üzerinden oy istedi. Trump aynı zamanda bundan böyle ABD’de doğan yabancı uyruklu bebeklere vatandaşlık hakkının tanınmaması yönünde yasal adımlar attı.

Bütün bunlar yaşanırken Demokrat Parti de Trump iktidarı ile iki partili bir koalisyon ittifakının mümkün olduğu algısı üzerinden Trump’ın öncülüğünü üstlendiği kapitalist saldırı politikalarını yeniden üretti. Uluslararası nükleer antlaşmalardan çekilme, Çin ile kızışan ticaret savaşı ve İran’a dönük saldırgan çizgi gibi dış politika konularında Trump’la stratejik değil ancak taktiksel anlaşmazlıklar yaşayan Demokrat Parti, yükselen işçi ve emekçi mücadelelerinin karşısında ülke içinde Trump iktidarının sacayaklarını güçlendirmesini savunuyor. Bu noktada DP’nin tek arzusu, Trump ülkeyi yönetirken, kendisinin de daha fazla söz hakkına sahip olabilmesi. Temsilciler Meclisi sonuçlarıyla, bu artık mümkün.

Bu bağlamda seçim sonuçları ABD kapitalizmini memnun etti: Trump’ın iktidarı kurumsal olarak yinelenirken, Demokrat Parti “devlet aklı” sıfatıyla bir fren mekanizması görebileceği yetkilerin bir kısmını kendinde toplayabildi. Seçimlerin ardından Wall Street hisse senedi dalgalanmaları bu memnuniyetin en açık göstergesi oldu. Tüm önemli endeksler 500’den fazla puanla yükseldi.

Ancak bu memnuniyet kimseyi yanıltmasın. ABD emperyalizminin çıkarlarının nasıl korunması gerektiğine dair taktiksel olarak farklı ama özünde aynı sınıfsal programlara sahip olan bu iki partinin birbirlerinin politik zaaflarını kapamaya dönük anlaşmaları, karşı karşıya oldukları kitlesel ve güçlü toplumsal hoşnutsuzlukla ilgili. ABD’de 2018 senesi boyunca, 2017’de yaşandığından üç kat daha fazla grev yaşandı. Bunların önemli bir kısmı eyaletler arası grevlerdi. Özellikle sayıları on binleri bulan öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının ulusal çaptaki seferberlikleri büyük etkilerde bulundu.

ABD işçi sınıfının Trump’ın şovenist, emekçi düşmanı politikalarından ve saldırgan askeri tehditlerinden kazanacağı hiçbir şey bulunmamakta. Aynı şekilde Demokrat Parti’nin, söz konusu işçi sınıfının hayat şartlarına ve haklarına saldırı olunca Trump’ın koltuk değneği rolünü derhal üstleniyor olması da Amerikalı, siyahi ve göçmen işçi sınıflarının çıkarları aleyhine ve onlara karşı işliyor. Bu iki partili aristokratik ve antidemokratik seçim çıkmazına karşı ortaya konabilecek yegâne ilerici seçenek, ABD işçi sınıfının, burjuvaziden ve onun partilerinden bağımsız devrimci bir siyasal önderliğini inşa etmekten geçiyor. Bugün uluslararası çapta çeşitli hükümetler tarafından hayata geçirilen ekonomik ve politik saldırı paketlerinin en iyi ve en çok, bu paketlerin oluşturulduğu merkezde, ABD’de durdurulabileceğini unutmayalım.