En kötüsü geride mi kaldı?

Son bir ayda ekonomiyi etkileyen iki önemli gelişme yaşandı. İlk olarak McKinsey ile olan anlaşma iptal edildi. Ardından rahip Brunson serbest bırakıldı. Tüm bunlardan sonra dolarda önemli bir düşüş gözlemlendi. (Bu yazının yazıldığı sırada 5.65 TL civarında). Bunun dışında cari açık verirken, Ağustos ayında cari fazla oluştu. Hükümetin daha bir ay önce açıkladığı Yeni Ekonomi Politikası yokmuş gibi enflasyonla mücadele programıyla enflasyonda %10 indirim hedefleniyor. Son olarak Hazine Bakanı “en kötüsü geride kaldı” diyerek, yavaşça toparlanacağız mesajı verdi. Peki gerçekten en kötüsünü atlattık mı?

Merkez Bankası faizi %25’e çıkardığında bile düşmeyen dolar, Brunson’un serbest bırakılmasından sonra 6,30’lardan 5,65’lere kadar geriledi. Bu durum politik gelişmelerin ekonomik gidişat üzerinde ne denli etkili olduğunu göstermesi bir yana Türkiye’nin emperyalizm, bir başka değişle dış mihraklar karşısındaki acizliğini de ortaya koydu.

Tüm bunlar olurken iktidar kriz kelimesinden o kadar korkuyor ki, Mart yerel seçimlerine kadar kriz falan yok algısını ellerine her fırsat geçtiğinde dillendirecekler. Doların düşmesini Erdoğan: “Son günlerde döviz kuru biraz yükseldi, faizler aynı şekilde biraz arttı, enflasyon biraz kıpırdadı diye birileri hemen ellerini ovuşturmaya başladı. Biz sağlam durunca, ellerini ovuşturanlar da her zamanki gibi hüsrana uğradı” diye yorumlarken işçiler ve emekçiler yani krizi en çok hissedenler Erdoğan’ın “biraz” diye tabir ettiklerinin kendi yaşam koşullarını nasıl etkilediğini iyi biliyorlar. Enflasyon yıl sonunda %30’u bulacak. Dolar, 5,65’e düşmüş olsa da yıl başında doların 3,79 olduğunu, işsizliğin hala çift hanelerde gezdiğini unutmayalım. İşsizlik fonuna bankalar adına el koyacak kadar durumun vahim olduğu ortada.

Temmuzda 3,3 milyar dolar cari açık vardı. Ağustos’ta 27 milyon dolar cari fazla verirken Eylül’de ise 95 milyon cari fazla oluştu. Bu fazlasıyla anlaşılabilir ve öngörülebilir bir durum. Normal şartlarda cari fazla, Almanya ya da Çin gibi dünyanın fabrikası gibi işleyen, ihracatları patlama yapmış ülkelere has bir durum ve bu ülkeler düzenli olarak cari fazla verirler. Ama bizim cari fazlamız ülkemizin dışardan aldıkları malları artık burada üretmesinden kaynaklanmıyor. Ekonomimizin büyük ölçüde ithalata bağımlı, fakat krizle beraber talep o kadar azaldı ki ithalatımız düştü. İthalatın düşmesi ekonominin de düşüşü anlamına geliyor. 3. ya da 4. çeyrekte küçülme ya da çok düşük büyüme beklenebilir. Ayrıca Türk Lirası o kadar çok değer kaybetti ki turizmcinin ve ihracatçının yüzü ister istemez gülüyor. Bu da cari açığı kapatan etkenler arasında. Yani durum hiç de iç açıcı değil.

Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi, hükümetin orta vadeli ekonomik öngörüsü 2019 için karamsardı. IMF’nin ise Türkiye ile ilgili tahminleri 2019 için %0,4 büyüme ve %15,5 enflasyon, yani durgunluk içinde enflasyon (stagflasyon) öngörüyor. İşsizlik artarken, alım gücü düşerken, enflasyonun da artacağını söylemek apaçık bir kriz göstergesidir. Öyle ki tüm emekçiler bunu şu anda yaşıyorlar zaten.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ilk bütçe tasarısı 2019’un emekçiler açısından karanlık geçeceğini gösteriyor. Tasarıya göre alkollü içkilerde ÖTV % 23,9 , sigarada % 2,8 artacak. Motorlu taşıtlar üzerinden alınan ÖTV’nin %15,4 , beyaz eşyadan alınan ÖTV’nin ise, % 47,6 artması planlanıyor. Vergileri tabana yayacağız diye açıkça itirafta bulunan iktidar, enflasyonla mücadele diye göstermelik planlarla emekçileri nasıl kandırırız diye planlar yapıyor aslında.

Yeniden Brunson’a gelelim. Önce McKinsey ile anlaşma yapılmadı çünkü gerek yoktu. Türkiye zaten IMF’siz bir IMF programı uyguluyor. Brunson ise bir pazarlık unsuru olarak kullanılmak istense de şartsız salındı. Tesadüfe bakın ki bu tahliyeden sonra hazine, Aralık 2023 vadeli 6 milyar dolarlık devlet tahvili ihraç etti. Yani borçlandı. Peki bu borcu kimden aldık? Tabi ki bağımlı olduğumuz “dış mihraklardan”… Deutsche Bank, Goldman Sachs, Societe General bankalarından alınan bu borç, bankalara %7,50 faiz ile geri ödenecek. Hazinenin Alman, ABD ve Fransa finans kapitaline olan borcu (460 milyar dolar) biraz daha artmış oldu.

Kriz teknik veri işi değildir. Kriz sosyolojik bir olgudur. Tüm bu faturayı emekçilere yıkmak için dış mihraklarla elbirliği içine girmiş bir iktidar var. Şimdi bakınca en kötüsü geride mi kaldı? Sanırım her şey daha yeni başlıyor diyebiliriz.