Asgari ücret Aralık’ta belirleniyor: “Hükümet neyden anlar?”

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) Genel Başkanı Ergün Atalay, 15 Kasım’da Bitlis’in Tatvan ilçesinde “Çalışma Hayatındaki Güncel Gelişmeler” konulu “İşçi Eğitim Semineri”nde ilginç bir konuşma yaptı.

Bilindiği üzere Türk-İş Başkanı son dönemde asgari ücret, kıdem tazminatı, taşeron işçilerin kadroya alınması konularında sık sık sesini duyuruyor.

Atalay anılan seminerde de asgari ücretin düşüklüğünden şikâyet etti: “Asgari ücretle çalışanların aldığı ücret 1.600 liradır. Ayrıca bu sayı kadar da emekli ve işsiz var. Topladığınız zaman bu ülkede 1.600 liranın altında 20 milyon insan var. Bin liranın altında alan var. Hiç almayan var.” Çok doğru. Peki bu konuda Türk-İş ne öneriyor? Diyor ki, asgari ücret derhal 2.000 liraya yükseltilsin, Aralık ayındaki asgari ücret görüşmelerini onun üzerinden başlatalım.

Bunu bir süreden beri dile getiren Türk-İş’e tabii hükümetten bir yanıt gelmiyor. Bu nedenle de Genel Başkan Atalay dikkat çekici bir “bomba” patlattı: “Siyasi iktidar neyden anlıyorsa onu yapacağız.”

İlginçtir, Atalay’ın bu cümlesi Türk-İş’in İnternet sitesinde ve yandaş basın yayın organlarında yer almadı. Peki, Atalay ne demek istiyordu?

Biraz deneyim sahibi bir işçinin aklına derhal işçilerin “üretimden gelen güçlerini kullanma” yöntemi geliyor. Yani bir genel grevle çalışma hayatının durdurulması. Mitingler, yürüyüşler, kitle gösterileri. Bu tür seferberlikler gerçekten de işçi sınıfının geleneksel mücadele yöntemleridir. Amaç, hükümetlerin üzerinde baskı yaparak patronlar yararına ve işçiler açısından olumsuz olacak girişimleri durdurmaktır. Bu tip bir mücadele, savunma amaçlıdır. Bir de işçilerin gündeme getirmek istedikleri yeni talepler ve acil istekler olur ki, bu da seferberliklerin savunmadan ziyade bir “hücum” niteliği kazanmasını sağlar.

Türk-İş Başkanı bu tip bir işçi sınıfı seferberliği “tehdidi” mi savuruyor? Sözlerinden çıkarılabilecek anlam bu. Ama Türk-İş’in sicili bu konularda pek olumlu değil.

Mesela Genel Başkan Atalay, epeydir KİT’lerde asıl kadroya geçmesi gerekenlerin kadroya alınmadığından dem vuruyor. Ama bu konuda nasıl bir dil kullanıyor? İkide bir “Hükümetten bu konuda olumlu haberler bekliyoruz,” diyor. Yani konuyu açıyor, hükümetin önüne koyuyor, işçilerde bir umut yaratıyor, sonra da “olumlu haberler beklemeye” başlıyor. Hükümetin üzerinde laftan başka ne tür bir baskı var ki Türk-İş’in dileğine olumlu yanıt versin?

Atalay kıdem tazminatı konusunda ise bazen sert ifadeler kullanıyor. Kıdem tazminatından ödün vermeyeceklerini söylüyor, hatta “Kıdem tazminatı son kalemiz. (Bu konuda olumsuz) bir şey olursa kimse bu koltukta oturamaz,” diyor. Bu durumda muhatap hükümet, ama asıl “sınıf düşmanları” da çok güçlü: Kıdem tazminatının ortadan kaldırılması patronların (ve IMF’nin) en zorlayıcı taleplerinden biri. Patronlar sınıfı sadece kıdem tazminatı ödemekten kurtulmayı istemekle kalmıyorlar, aynı zamanda işçilerin kendi kıdem tazminatlarını ödemelerini, bunların bir fonda toplanarak işverenlere kredi olarak devredilmesini hedefliyorlar. Türk-İş acaba bu konuda siyasi iktidarın ve patronların “neyden anladıklarını” düşünüyor? Bir ipucu vermiyorlar, demek ki burada da bir “olumlu haber” bekliyorlar. Bekliyorlar ve koltuklarında oturmaya devam ediyorlar.

Asgari ücret

Dönelim Atalay’ın asgari ücretin derhal 2.000 liraya çıkarılmasını talebine. Böyle istiyor ama bunu sanki işverenlere yönelik bir rica olarak dile getiriyor. 5 Ekim’de Zonguldak’ta, “Ama ben buradan işverenlere sesleniyorum: Gelin Aralık gelmeden asgari ücreti 2 bin lira yapalım, üç kuruştan kaçınmayın” diye neredeyse yalvarıyordu. Şimdi de, “Maalesef o günden bu güne toplarsanız 3-5 tane işveren sağ olsunlar, 2 bin liraya çektiler. Ama büyük bölümü 2 bin liraya getirmedi,” diye yakınıyor. Yani Atalay esas olarak patronlardan bir ricada bulunuyor ve talebi kabul görmediği için de üzüntülerini dile getiriyor. Tipik bir sendika bürokratı yakınması.

Onun bu tavrı, “siyasi otorite” dediği hükümete karşı şimdi savurduğu tehdidin boş olabileceği izlenimini veriyor. Aralık başında hükümetle asgari ücret pazarlıkları başlayacak. Eğer Türk-İş başkanı tutarlıysa, önce 2.000 lira, ardından en az enflasyon oranında (%25) artış talebinde ısrar eder; bu kabul edilmediği anda da kendi üyeleriyle birlikte tüm işçi sınıfını genel greve çağırır.

Kuşkusuz, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda işçi ücretlerinin en düşük düzeyde kalmasını isteyen hükümet ve patronlar böyle bir talebi kabul etmeyeceklerdir. Onlar, asgari ücretin en fazla, “damadın” Yeni Ekonomi Planında 2019 enflasyonu için öngördüğü %15 oranında artırılmasında ısrar edeceklerdir. Yani çıtanın üst sınırı olarak net 1.900-2.000 lira diyeceklerdir. Ve bu rakam, ailede iki kişi çalışıyor olsa bile, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı olan 6.166 liranın çok altında kalacaktır.

O zaman hükümet ve patronlar işçi sınıfının “hangi dilinden” anlayacaklardır? Türk-İş Başkanı Atalay’ın ricacı, neredeyse dilenmeye varan dilinden mi, yoksa işçi sınıfının tarihsel mücadele silahı olan “üretimden gelen gücünü kullanma” yönteminden mi?

Ve Atalay gibi sendikacıları bir nebze olsun kımıldamaya itecek olan da, işçi sınıfının bürokratlar üzerinde yaratacağı baskı olacaktır. Aslında Atalay’a “neyden anlarlarsa onu yapacağız” dedirten de sınıfın içinde yaygınlaşmakta olan öfkenin kendisidir. Bu öfke örgütlenmediği ve seferber edilmediği sürece asgari ücret hükümet, patronlar ve sendika bürokratları arasında meclis komisyonlarının kapalı kapılarının ardında sefalet düzeyinde bağıtlanacak ve Atalay’ın tehdidi “hoş bir seda” olarak unutulup gidecektir.