“Ülkenin yönetimini işçiler alacak”

Türk-İş başkanı Ergün Atalay son sıralarda ilginç laflar ediyor. Bunlardan biri asgari ücret konusunda hükümete yönelttiği tehditti. “Siyasi iktidar neyden anlıyorsa onu yapacağız” diyerek genel grev sinyalleri vermişti. Buna ilişkin haber-yorumumuzu birinci sayfada okudunuz veya okuyacaksınız.

Ama 3 Kasım’da Tes-İş sendikasının genel kurulunda daha da ilginç bir düşünce ileri sürdü: “Biz bu ülkenin dörtte üçüyüz. Ama beş kişi yokuz mecliste. En sonunda bu ülkenin yönetimini işçilerin çocukları, işçiler alacak. Bakın nasıl yöneteceğiz.”

Pek güzel. Biz de bunu söylüyoruz. Bu ülkeyi işçiler-emekçiler yönetmelidir. Peki, nasıl olacak bu? Atalay, bir işçi partisinin kurulması ve bu partinin iktidara gelmesini mi istiyor?

Ne gezer… Atalay, sendikacıların politikadan uzak durmasını, sendikaların, yani bu işçi örgütlerinin “her partiye eşit uzaklıkta durmalarını” tavsiye eden birisi. Yani bir işçi partisi istemiyor. O zaman nasıl ülkeyi yönetecekler işçiler? Atalay sendikacılara “çocuklarınızı üniversitelerde okutun” diye öğüt veriyor. Yani işçi çocukları üniversite mezunu olacaklar; sonra çeşitli partilere girip mecliste çoğunluğu oluşturacaklar; ardından da bakan falan olacaklar. Böylece de işçiler ülkenin yönetimini ellerine almış olacaklar.

Atalay sanki işçilerle alay ediyor. Bu ülkede onlarca işçi kökenli insan milletvekili, hatta bakan oldu. Bunların (1965’teki Türkiye İşçi Partisi dışında) hepsi patron partilerinin temsilcileriydi. İşçi sınıfının iktidara gelmesi için değil, mensup oldukları patron partilerinin egemenliği için mücadele ettiler.

Yani, önemli olan bir işçinin, sendikacının veya işçi çocuğunun meclise girmesi değildir. Onun hangi programla ve ne için mücadele ettiği önem taşır. İşçileri iktidara taşıyacak olan patron partileri değil, işçi sınıfının bizzat kendi partisi olabilir.

Atalay’ın sözleri işçilerin kafasını karıştırıcı, içi boş umutlar yaratıcı ham hayallerdir. İşçilerin ülke yönetimini ele almaları, tek tek işçilerin çeşitli patron partilerden meclise girmeleriyle değil, ancak bir sınıf olarak iktidara gelmeleriyle olanaklıdır.

Bunun için her şeyden önce elbette işçilerin onları iktidara yönlendirecek bir sınıf partisine ya da partilerine sahip olmaları gerekir.

İkincisi, işçi sınıfının iktidarı genel seçimle oluşacak bir meclis çoğunluğuna bağlı olamaz. İşçilerin iktidarı tabandan, yani fabrikalardan, işyerlerinden, emekçi mahallelerinden, sendikalardan ve diğer işçi emekçi örgütlerinden kaynaklanır, buralardaki kitlelerin aktif katılımına dayanır. Tüm işçi emekçi partilerinin temsil edileceği bu tip konseyler, meclisler, şuralar, işçi-emekçi iktidarının asıl ve en önemli taban örgütleridir. Bu, patronlar demokrasisinin değil, işçi demokrasisinin zeminidir.

İşçi sınıfının iktidarı, işçi ve emekçi yığınların daha fabrika düzeyinden başlayıp ülke ekonomisinin merkezi planlamasına kadar uzanan denetimi ve yönetimi demektir. Tüm stratejik sanayi kuruluşlarının kamulaştırılıp işçi denetiminde işletilmesi demektir. Özel bankaların kamulaştırılıp tek devlet bankasında toplanarak parasal yönetimin merkezileştirilmesi demektir. Dış ticaretin devlet denetimine alınması demektir.

İşçi sınıfının programı budur, yoksa Atalay’ın dediği gibi, eğitimli işçilerin patron partileri aracılığıyla kapitalist yönetimde söz sahibi olmaları değil.