İZBAN ve İZENERJİ dersleri

İzmir’de geçtiğimiz günlerde işçi sınıfı için ders niteliğinde iki olay yaşandı. İlki, daha önceki sayılarımızda bahsettiğimiz İZBAN işyerlerindeki grevin 8 Ocak 2019 tarihinde “şehir içi toplu taşıma hizmetlerini bozucu nitelikte” olması sebep gösterilerek 60 gün süreyle ertelenmesiydi. Adı resmi olarak “erteleme” olsa dahi 60 gün sonrasında greve devam edilemediği için işin adını doğru koyup “grev yasaklandı” ibaresini kullanacağız. İkinci olay ise İZENERJİ işçilerinin taşerondan kadroya geçirilen arkadaşlarının toplu sözleşme sürecine alınması için yapmak istedikleri eyleme polisin saldırısı sonrası Genel-İş’in ilan ettiği yarım günlük iş bırakma ve belediye önündeki kitlesel protestosuydu.

İZBAN bilançosu

İZBAN grevi Tek Adam rejimince 2003’ten bu yana yasaklanan 16. grev olarak sönümlenmiş gözüküyor. Adettendir, sonlanan veya sonlanmış gibi gözüken her olaydan sonra “Bu niye böyle yaşandı, daha farklı olabilir miydi?” gibi soruları kendimize yöneltiriz. Bir yandan sosyal demokrat görünümlü CHP’nin baskıları, diğer yandan güya karşı cephesinde bulunan AKP iktidarının amaçları, iş İZBAN işçilerinin grevine gelince ortak noktada buluştu. Ve geçtiğimiz günlerde, görünüşte iki karşı cephe gibi görünen bu iki düzen partisinin baskısı altında İZBAN grevi –işçilerin memnun olmamasına rağmen- %26’lık bir zam oranıyla bağıtlandı.

Grev yasakları

1961 anayasasında tanımlanan grev hakkı ilk olarak 1963 yılında çıkarılan 275 sayılı kanunla sınırlandırılmıştı. Lokavta yasal statü kazandırıldı, ABD’den örnekleme ile grev erteleme mekanizması ortaya kondu. Ancak “erteleme” henüz “yasaklama” anlamına gelmiyordu. 12 Eylül ile ertelemenin yanına “yasaklama” kavramı geldi. 1983 yılında 2822 sayılı kanun, 2012 yılında da 6356 sayılı yeni bir kanunla yeni saldırılar geldi. Arada CHP başvurusu ile gelen Anayasa Mahkemesi kararlarından sonra patron sınıfı bir adım geri atar gibi oldu, ancak 2016 yılında 678 sayılı OHAL dönemi KHK’si ile yeni grev erteleme gerekçeleri geldi. “Genel sağlık ve milli güvenliğin” yanı sıra “şehiriçi toplu taşıma hizmetleri” ve “bankacılık hizmetlerinde ekonomik ve finansal istikrarı bozduğu” düşünülürse erteleme yapılabileceği 7071 sayılı yasayla aynen yasalaştı. Böylece Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yol “by-pass” edildi, aynı sonuca ulaşıldı.

Eski bürokrat, yeni vekil

İZBAN grevi başladığından beri CHP’li belediye başkanı başta olmak üzere partinin genelince “yerel seçim öncesinde AKP oyunu” edebiyatı ile grev üzerinde bir basınç oluşturuldu. Grevdeki işçiler ile konuştuğumuz ve bunu gazetemizde yazıya döktüğümüz iki yazıda da belirttiğimiz üzere, bu iddia tabanda belirgin bir karşılık buldu. Bu aşamada belki de en acı diyebileceğimiz şey 2013-2018 yılları arasında DİSK genel başkanlığı yaptıktan sonra CHP’den 27. dönemde milletvekili olan Kani Beko’nun durumu oldu. Söz konusu şahsın açıklamasının altında, sendika bürokratı olması ve sonrasında patron partisinden vekil olarak patron sözcülüğüne terfi etmesi gerçeği yatıyor tabii olarak. Beko’nun İZBAN grevi için “politik” tanımı yapması, sağından soluna patron medyasında “eski DİSK başkanının açıklaması” şeklinde yankı buldu. Kendisinin ve partisinin süreçteki tavrının işçi sınıfı adına neler ifade ettiğini biliyor ve asla unutmama sözünü buradan tekrar veriyoruz.

İZENERJİ örneği

İZBAN’daki yasaklama sonrası hayat bize karşı taraftan bir örnek vererek analizimizi kolaylaştırdı. 11 Ocak günü İZENERJİ işçileri örgütlü oldukları Genel-İş sendikası ile taşerondan kadroya geçirilen işçiler için belediyenin yaptığı yetki itirazına karşı bir basın açıklaması yapmak istedi. Polisin şiddeti ile karşılaşan sendika ve işçilerin cevabı hızlı ve net oldu: Aynı gün içerisinde iş bırakma ve olayın yaşandığı yerde kitlesel eylem. Sonuçta şehir içinde yolları tıkayan çöp kamyonları, otobüsler ve derya gibi gözüken işçi sınıfının görüntüsü oldu. Bu yazının hazırlandığı günlerde yetki itirazı geri çekildi.

İki fotoğrafın farkı

Grev yasağı ile ilgili verilen örneklerde bir “Pax Romana” (Roma Barışı) vurgusuna rastladık. Yani, Erdoğan yönetimi altında grev yasakları yoluyla patronlar lehine “iş barışı” sağlanmış oluyordu. Buna uyarsak şunu hatırlatabiliriz: Roma Barışı’nda barış imparatorun gücü ile sağlanmıştı, şimdi de farklı bir durum yok. Şimdi iki farklı fotoğrafa tekrar bakın: Bir yanda işçi karşıtı politikalarla yalnızlaştırılan ve yasaklanan bir grev, bir yanda işçi sınıfının birleşik gücü ile ilk cephesi kazanılan bir mücadele. “Pax Erdoğan” (Erdoğan Barışı) barışı sunidir. Kaybetmekten kazanmaya geçebilme yöntemimiz ise her zaman olduğu gibi birliğimizden geçiyor. Bu nedenle tüm işçi sınıfına ve sınıf dostlarına çağrımızdır: Acil taleplerimiz çevresinde “Birleşik İşçi Cephesi”ni oluşturalım. Yıllardır ne güzel söylüyoruz: Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.