“Palu Ailesi” dersleri

Palu ailesi ve bu ailenin içinde gerçekleşen cinayet, işkence, ensest, çocuk istismarı, dolandırıcılık ve daha birçok suç haftalardır gündemimizde. Hollywood filmini aratmayacak gariplikte bir sürü olay, Müge Anlı’nın programında haftalarca incelendi. Palu ailesi, sosyal medyada bir mizah unsuruna dönüştürülerek programı izlemeyenlerin bile gündemine girdi. Cumhurbaşkanı konuyu çözdüğü için Müge Anlı’yı tebrik etti, canlı yayında alkışlarla yapılan mizansen gözaltılar ve yayın yasağıyla adalet yerini buldu!

Sahibine iade edilmek

Palu ailesinin içinde en az 3 cinayet, 4’ü çocuk ve sayısı bilinmeyen sayıda kadına cinsel istismar ve tecavüz, gasp, işkence gibi bir dizi suç içeren oldukça karmaşık olaylar silsilesi mevcut. Olaylar bir kadının boşanmak istemesiyle başlıyor ve aile içinde şeytanlaştırılanlar ve kurban edilenler hep kadın ve çocuklar.

İşlenen suçlar ailenin en küçük fertlerinden 8 yaşında bir çocuğun karakola kaçmasıyla adli makamlara yansıyor. Ailesi tarafından istismar edilen ve aç bırakılan çocuk işkence gördüğü için evden üç kez kaçıyor ve iki kere ailesine iade ediliyor. Ancak üçüncü seferde çocuk aileden alınarak yetiştirme yurduna gönderiliyor ve evde yaşayan diğer iki çocuğunun güvenliği için hiçbir işlem yapılmıyor. Zaten sonradan anlaşılıyor ki çocuklardan biri içine cin girdiğini söylenerek ispirto sirke içirilerek öldürülüyor! Yine ailede vücudunda şırınga iğnesi olduğu için ameliyat edilen bir çocuk ve çeşitli işkencelere maruz kaldığı belli olan kadınlar var. Tüm bu şiddet sarmalına komşular, hastaneler, hatta polisler tanık olmuş olmalarına rağmen yine çocukların “sahiplerine” teslim edildiği gerçekliği ortada duruyor.

Bu durum elbette ki istisna değil, devletin bu tür pek çok vakada benzer şekilde suça ortak olduğunu görüyoruz. Özellikle de kadına ve çocuğa yönelik şiddet vakalarında… Bu ortaklık nasıl mı gelişiyor? Hastanelere başvuran hamile çocukların sayısı bizzat devlet tarafından saklanıyor. Bu vakaları haber yapmaya çalışan gazeteciler tehdit edilerek, işten atılıyor. 18 yaşına henüz giren genç kadınların nüfusuna iki üç yaşındaki çocukları kaydederken hiçbir istismar şüphesi duymayan bir nüfus kayıt idaresi var. Devlet, “ailenin mutlak bütünlüğünü” korumayı önceliğine alıyor. Kadınların ihtiyaç duyduklarında başvurabilmeleri için yaygın, erişebilir şekilde mevcut olması gereken sığınak, danışma merkezi, şiddet hattı, kreş gibi mekanizmaların olmayışı ve bunların yokluğunda, yerlerini giderek müftülüklerle ilişkili kurumların doldurması bu ortaklığın bir sonucu.

Adaleti ekranda aramak

Hikâyedeki şok edici suçlar kadar dikkat çeken bir başka nokta, hemen hepsi adli soruşturma konusu olması gereken onlarca suçun yıllarca ayrı dava dosyaları şeklinde sürüncemede kalmış olması ve savcılar, hakimlerin harekete geçmesini beklemek yerine “Müge Anlı gazeteciliği”nin alkış toplaması. Oysa Avukat Selçuk Kozağaçlı’yı beş gün süren bir yargılamadan sonra serbest bırakıp sekiz saat içindeki gelişmeler nedeniyle yeniden tutuklayacak kadar hassas bir kolluk makamı var. Oysa “Gezi Parkı olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmak” iddiasıyla gece yarısı baskınıyla profesörleri evinden alacak kadar dakik bir yargı mercimiz olmasına karşın, Palu ailesindeki şüpheliler hakkında kovuşturma başlatılmaması Türkiye’de hukuk sistemindeki tercihleri gözler önüne seriyor.

Adaleti Müge Anlı’da aramamak için, öncelikle devletin, hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekiyor. Çocuğun istismara maruz kaldığını fark eden aile, öğretmen, hastane çalışanları için adli makamlara bildirimde bulunmamak suç sayılmalıdır. Devlet, kadınları ve çocukları koruyan mekanizmaları hayata geçirmedikçe suç ortaklığına devam ediyor demektir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.