Yıkılan binalar değil, düzeniniz!


Yıllardır “kentsel dönüşüm” adı altında tüm ülkeyi rant alanı haline getiren AKP hükümetleri, özellikle İstanbul’da “deprem riskinin” arkasına sığınarak denetimsiz ve tamamen yandaşlarını semirtmeye dönük bir kent politikası izledi. Kontrolsüz yapılaşma, kontrollü bir zenginlik dağıtımına dönüştü. Rant o kadar büyüdü ki, 15 milyonluk şehir adeta bir şantiye alanı haline geldi.

1994 yılında İstanbul Büyükşehir Başkanı olan Tayyip Erdoğan, “o kadar başarılıydı ki” önce Başbakanlığa sonra da Cumhurbaşkanlığına terfi etti. Şimdi, “Biz bu şehre (İstanbul) ihanet ettik, bundan ben de sorumluyum” diyerek günah çıkartan Erdoğan’ın sorumluluğu kabul etmesi elbette önemli. Demek ki ortada bir başarısızlık var ve Erdoğan bunun sorumluluğunu üstleniyor. Bu sorumluluğun gereğini nasıl yerine getireceğine dair ipuçları da belirmeye başladı: “Dikey mimari yok, yatay mimari olacak.”

Sorun çok katlı binaların varlığı olsaydı, Erdoğan doğru şeyi söylüyor olabilirdi. Oysa dünyanın bütün büyük şehirlerinde çok katlı binalar mevcut. Dolayısıyla sorunu başka yerde aramak gerekiyor…

Rantiyenin şantiyesi mi, şehrin yeniden örgütlenmesi mi?

Son aylarda İstanbul’da gündeme gelen bina göçüklerinin son halkası Maltepe’de yıkılan 8 katlı bina oldu. Üç katının kaçak ve iskânsız, zemin katta bulunan atölyenin de ruhsatsız olduğu belirlenen binada 21 kişi hayatını kaybetti. Kurtarma çalışmalarının günlerce sürmesi ve yaşanan diğer aksaklıklar, olası bir İstanbul depreminde karşılaşılacak tablonun vahametini gözler önüne serdi. Daha önemlisi, aynı sokakta bulunan on bina daha “güvenlik gerekçesiyle” boşaltılıp yıkıldı. İstanbul’da on binlerce binanın da benzer şekilde, ruhsatsız ve gerekli koşullara uyulmadan yapıldığını düşünecek olursak, AKP hükümetlerinin diline pelesenk olmuş “kentsel dönüşümün” bir masaldan ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Gerçekte ise, koca bir ülkenin rantiyeler eliyle şantiyeye çevrilmesi ve AKP’ye yakın “inşaatçıların” çeşitli kamu ihaleleri de dahil olmak üzere on binlerce şantiyede benzer şekilde çalıştığını düşünmek yanlış olmaz. Bir ülke düşünün ki, inşaatlarda çalışan işçiler herhangi bir can güvenliğinden ve iş güvencesinden yoksun bir şekilde taşeronun boyunduruğunda çalışırken iş cinayetine kurban gidiyor. İnşaat bittiğinde, yapılan konutların satılması için krediler dağıtılıyor, o konutlarda oturanlar da yıkılan binaların altında kalıyor.

Bugün Türkiye’de üç buçuk milyon konut stoku bulunuyor. Yani, şu an tüm inşaatlar durdurulsa ve ruhsat verme işlemi yapılmasa dahi 3,5 yıl boyunca ev almak isteyen herkesin alabileceği birinci el bir konut mevcut. Bu tablo, AKP’nin şehirlerin planlanması ve yaşanabilir kentler inşa etme niyetinden çok rant dağıtma derdinde olduğunu gösteriyor. Kısacası, bu sarmaldan, yani rant ekonomisinden kurtulmanın yollarını aramak artık bir tercih olmaktan çıktı; bir zorunluluk haline geldi.

Rantiye değil, planlama!

Erdoğan, dikey değil yatay mimari derken şu anki inşaat ekonomisinde yapısal bir dönüşümden söz etmiyor. Dikine değil, yatay bir yıkımı salık veriyor! Zira, tüm amacı kâr etmek olan konut üretiminde kaçınılmaz olarak “tasarruf tedbirleri” gündeme geliyor ve gelmeye de devam edecek. Bu tedbirler ilk elde inşaatlarda çalışan işçilerin ücretlerine, çalışma koşullarına yansıyacak. Arkasından da inşaatlarda kullanılan beton ve demirin kalitesine… Söz konusu inşaatların yapılması için kredi ve teşvik mekanizmalarıyla yandaşlara dağıtılan kamu kaynakları da cabası.

Bu sarmaldan çıkış için kâr odaklı kentsel dönüşüm projelerine derhal son verilmelidir. Var olan boş arazi ve konutlar işçi denetiminde kamulaştırılmalı, toplu konut kooperatifleri aracılığıyla ve doğrudan kamu kaynaklarıyla herkesin güvenle barınabileceği suyu, elektriği, ısıtması olan ve depreme dayanıklı konutlar inşa edilmelidir. Yaşanabilir bir kent ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.