Ekonomideki beka sorunu


Ekonomi tam da öngördüğümüz şekilde ilerliyor. Resmi olarak ülke resesyona girmiş durumda (üst üste iki kez ekonomik daralma). Bu daralmayı yapılan müdahalelere rağmen bir türlü ateşi sönmeyen yüksek enflasyon izliyor. Sermaye iktisatçıları bile açıkça stagflasyonda (durgunluk içinde enflasyon) olduğumuzu dillendiriyorlar. Bu tabloyu aylar öncesinden işaret etmiştik. Bugüne kadar yapılan işçi düşmanı ve ülkeyi uluslararası sermaye gruplarına açan ekonomi politikalarının çok ciddi krizler yaratacağını, ülkeyi dış şoklara karşı daha kırılgan hale getireceğini, bu yüzden planlı-merkezi bir ekonomi politikasının gerekliliğini defalarca vurguladık. Mevcut iktidar, bu krizi yaratan politikalarında değişiklik yapmak yerine onları daha da derinleştirerek emekçiler üzerinde telafisi mümkün olmayacak bir kumar oynuyor.

Dışarıdan gelen politik ve ekonomik herhangi bir olumsuzluğa karşı oldukça hassas bir ekonomi var. 22 Mart günü son altı ayın en yüksek dolar artışını yaşadık. İktidar ise seçimlere çok az bir zaman kala sermayeye güven bile vermekten aciz. Erdoğan son yaptığı açıklamada “isimlerinizi biliyoruz, seçimden sonra hesap soracağız” diyerek tehditler savurdu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ise müşterilerini döviz piyasalarına ilişkin olarak “yanıltıcı” ve “manipülatif” bir şekilde döviz alımına yönlendiren bankalarla ilgili inceleme başlattı.

Bu riskli hamlelerle amaçlanan, insanları ekonomik gidişatın bozulmasının dış sebeplerden kaynaklandığına inandırmak. Öyle bile olsa ekonomiyi güçsüz kılan ve direngen tutamayan iktidarın kendisidir. İnsanlar dış güçlerin baskısıyla değil, Türk lirasına güvenmediklerinden dolar alıyorlar. Serbest piyasada paranın hiçbir engel ile karşılaşmadan hareket etmesine izin verdiğiniz bir ortamda insanların ne alıp sattığına karışamazsınız. Samimi iseniz, sermaye ve döviz hareketlerine kısıtlama getirin, planlı ve merkezi ekonomiye geçin; bunları yapmadan insanları sopa göstererek tehdit etmek işe yaramaz. Akıl ile yönetilmeyen, günübirlik hamlelerle panik halinde yönetilmeye çalışılan bir Türkiye’de plansız ve serbest ekonominin belini doğrultması mümkün değildir.

Hatırlarsanız 2018 Ağustos’unda çok büyük bir döviz kuru şoku yaşandı. Ülkedeki üretim ithalata bağlı olduğundan artan dövizle birlikte tüm girdilerin fiyatları yükselerek üretici ve tüketici fiyatlarında yüksek enflasyonu tetikledi. Bugün bile bu şokun yarattığı enflasyon içindeyiz. Döviz ise dengesiz bir hızda artmaya devam ediyor. Merkez Bankasının anketlerine göre önümüzdeki iki yıl içinde bile enflasyonun çift hanelerde olacağı öngörülüyor. Sadece Ağustos ve Aralık arasında 570 bin insan işini kaybetti. Bunun yarattığı talep daralmasına rağmen iktidar seçimlere biraz daha rahat girebilmek için devletin hazinesini sonuna kadar açmış durumda ama o da işte yarıyormuş gibi görünmüyor. ÖTV indirimleri, akaryakıttaki eşel mobil sistemi derken, 2018 Şubat’ında 1,9 milyar TL olan bütçe açığı bu yılın Şubat ayında 16,8 milyar TL’ye yükseldi. Bütçe giderlerinin %33 artması ya da tanzim satış gibi önlemler seçim ekonomisinin getirdiği şeylerdi. Kaşıkla ne verdilerse kepçe ile geri alacaklar. Bu sertleşme ve sopa gösterme, hiçbir şeyin sonuç vermediğini gören iktidardaki korkunun ifadesi.

Tüm sermaye iktisatçıları kısa vadede IMF’ye gidilmeden bu kriz atlatılamaz diyor. Biz ise IMF politikalarının ülkeyi daha da borçlandıracağını, yeni bir özelleştirme dalgasını başlatarak ülke kaynaklarını dış güçlerin ellerine teslim edeceğini söylüyoruz. Seçimlerden sonra ilk iş IMF’den ve/veya Londra’daki borsa simsarlarından para dilenmek olacak. Çünkü kapitalizm içindeyseniz emperyalizmin eline bakmak durumundasınız. Bu ülkenin ne IMF’ye ne de ülkeyi IMF’ye mahkûm eden iktidarın çapsız ekonomi politikalarına ihtiyacı var. Sendikalar ve işçi sınıfı şimdiden bu ikisine karşı planlı ve merkezi ekonomi talebi etrafında seferber olmaya hazırlanmalıdır.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.