Kadın olmak…


2018 yılında Türkiye’de en az 255 kadın “erkekler” tarafından öldürüldü. Öldürenlerin yüzde 64’ü kocaları ve sevgilileriydi...

Bu veri, Bianet’in 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2018 döneminde Türkiye’deki yerel, ulusal ve internet basınına yansıyan haberlerden derlediği rapora dayanıyor. Rapor daha fazlasını da gözler önüne seriyor: 2018 yılında erkekler 380 kadını yaraladı, 61 kadına tecavüz etti, 188 kadını taciz etti, 347 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu. En az 40 kadının ise şüpheli bir şekilde öldüğü veya intihar ettiği belirlendi.

İşte münferit olan ile sistematik olan; istatistik olan ile politik olan arasındaki fark, bu veriler kadar açık!

Bu veriler bize şunu söylüyor: Kadınlar, bizzat yakınlarındaki erkekler tarafından çoğunlukla boşanmak/ayrılmak istedikleri, en temelde ise boyun eğmedikleri, yani erkek-egemen sistemin kendilerine biçtiği “kadınlık” rolünü yerine getirmedikleri için öldürülüyor.

Ya da daha açık söyleyelim, kadınlar sadece “kadın” oldukları için erkek egemen sistemde büyümüş, bu ayrıcalıklardan faydalanan ve kadınları boyundurukları altında tutma, şiddet uygulama ve gerekirse onları katletme hakkını kendinde bulan erkekler tarafından öldürülüyor.

Üstelik cinayet öncesi ve sonrası süreç de bu toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden üreterek kadın cinayetlerinin önlenmesinin önüne geçiyor; hatta bizzat göz yumuyor. Bir tarafta şikâyetine, korunma tedbirine rağmen öldürülen kadınlar; diğer tarafta uyguladığı şiddet sonrası pişman olduğunu beyan edip serbest bırakılan, dava sürecindeki “saygın” tutumlarıyla iyi hal indirimine layık görülen erkekler var…

Ve dahası var maalesef…

Son olarak Şule Çet davası sürecinde görüldüğü gibi cinayetin üzerini intiharla kapamaya çalışan kurumlar var…

Üstelik bu, tekil bir örnek de değil… Aysun Yıldırım’ın ölümündeki cinayet şüphesi de ailesi karara itiraz etmesine rağmen kayıtlara intihar olarak geçti. Hocasının odasında şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Hukuk Fakültesi öğrencisi Alara Karademir’in de intihar ettiği öne sürüldü… Bunlar, yalnızca basına yansıyanlar; bir de bilmediklerimiz var…

Ama şunu biliyoruz: Kadın dayanışması sağlanabildiğinde, kadınlar ve kadın örgütleri sürece müdahil olduğunda seyir değişiyor. Şule Çet davası bunun en güncel örneği… Bugün erkek-devlet-yargı işbirliğini bozabilecek, erkek egemen sistemin karşısında durabilecek tek güç kadınların örgütlü mücadelesi.

Arjantin’den İspanya’ya birçok ülkede kadın hareketinin yükselişinin ardındaki güç de tam olarak bu. Kadınların “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganı etrafında başlattıkları seferberlik kısa zamanda kadın cinayetlerine, cinsel şiddet ve istismara, emek sömürüsüne, kriz karşısında uygulanan tasarruf programlarına, göçmen karşıtı politikalara, erkek egemen kapitalist sistemin tüm baskı ve sömürü yöntemlerine karşı bir mücadeleye dönüştü ve uluslararası kadın hareketinin eksenini belirledi. Bu hareket, bu yıl üçüncü kez birçok ülkede uluslararası kadın grevini örgütlemeye çalışıyor.

Bizlerin de 8 Mart süreci vesilesiyle bir kez daha bu uluslararası deneyime daha yakından bakmaya, Türkiye buluşması gibi önemli bir adımı atmayı başarmış kadınlar olarak, kadınların birleşik ve örgütlü mücadelesi ve bu mücadelenin talepleri adına daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü “sadece” kadın olduğumuz için ölüyoruz… Çünkü “en başta” kadınız…

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.