Patron belediyeciliğine son verelim

Mevcut siyasal kadrolar 16 yıldır iktidar olsalar da aynı siyasi geleneğin belediyelerdeki yönetimi 25 yıldır sürüyor. Sırf AKP geleneğinin değil, bazı büyükşehir ve kentlerde CHP gibi sermaye partilerinin de aynı süreç içinde sürekliliği mevcut. Yıllar geçmesine rağmen değişmeyen belediyecilik anlayışı, sermaye partileri eliyle patron belediyeciliğine evrilerek kökleşti. Halkın kentsel ve toplumsal ihtiyaçlarının birçoğunu karşılamakla görevli belediyeler, yolsuzluk ve rant ile anılır hale geldi. Bugün artık patron belediyeciliği, kamu kaynaklarıyla kurulan ve kâr amacı güden anonim şirketler topluluğu olmaktan öteye gidememekte. Yerel ve mahalli seçimler ise bu kârlı şirketlerin hangi siyasal parti ve onların çevresinde kümelenmiş sermaye çevreleri ile yönetileceğinin kirli bir yarışından ibaret durumda.

24 Ocak 1980’den beri çeşitli düzeylerde de uygulanmış olsa, neoliberal yönelimli ekonomi politikaları belediyecilik üzerinde AKP hükümetleri döneminde hız kesmeden çoğaldı. Böylece belediye hizmetleri anonim şirketler eliyle yönetilerek kâr güden ve bütçelerini de daha fazla kâr elde edebilme doğrultusunda kullanan yönetim organları haline geldi. Kamu kaynaklarının yıllar içinde özelleştirilmesi devletin temel geliri olan vergi kalemlerinin altını oydu. Vergiler anlamsızlaştıkça belediyelerin vergiler üzerinden gelir elde edememesi gibi bir durum ortaya çıktı. Bu durum da onların devletin belediye yasasında yaptığı değişikliklere paralel olarak şirketler eliyle halka “hizmet” sunma gibi sonu rant ve yolsuzluğa çıkan bir sisteme geçmelerine neden oldu. Neticede devletin ekonomi politikaları belediyelerdeki bu dönüşümün esas nedeni haline geldi.

Belediye ve ihale yasalarında yapılan sayısız değişiklik bugün Sayıştay raporlarında gördüğümüz yolsuzlukların yapılabilmesinin önünü açtı. Sermaye eliyle ve sermaye için çalışan belediyeler siyasi partiler tarafından yönetilmeleri nedeniyle yarı parti teşkilatlarıdırlar. Bu durum onların bağlı bulundukları siyasi partinin lehine faaliyet yürütmelerine sebep olmakta. Böylece metro ağlarının nereye yapılacağından sosyal yardımların hangi toplumsal kesime verileceği, belediyelere bağlı tiyatro ya da kültür sanat etkinliklerinin içeriğine kadar var olan her hizmette kamusal yarar gözetmek yerine maddi güdülerle ve partizan ilişkiler temelinde hareket eden bir belediyecilik anlayışı ortaya çıkıyor.

Bu elbette sadece AKP belediyelerine has bir durum değil. Diğer sermaye partileri de çevrelerinde kümelenmiş ve kendilerini destekleyen sermaye gruplarına rant alanlarını açıyor, bunu yaparken belediye bütçesinin kendi tabanını bir arada tutabilme doğrultusunda kullanıyorlar. Bu kirli durum sonucunda İSPARK, İSKİ ve İETT gibi kurumlardaki vurgunlarla ve milyonlarca liralık belediye bütçeleriyle birilerinin nasıl ceplerinin doldurduklarını izliyoruz.

Büyükşehirlerin en büyük sorunu olan toplu taşıma ve yeşil alan yetersizliği ya da çarpık yapılaşma ve sinir bozucu trafiğin 25 yıldır yönettikleri şehirlerde hâlâ çözülememiş olmasına şaşırmamak gerek. İşçiden emekçiden yana bir yerel yönetim için mevcut belediye yasasını çöpe atarak belediyecilik anlayışında emek ve kamusalcılık doğrultusunda yepyeni bir anlayışa ve politikaya ihtiyacımız var. Bu doğrultuda, o bölge emekçilerinin doğrudan yerel yönetime katıldığı, şeffaf, demokratik, denetlenen, sermayedarları değil emekçileri gözeten kamusal belediyecilik için sadece bir iktidar değişimi değil, ekonomi politikalarının da emekten yana değişebilmesi gerekiyor. Patron belediyeciliğinden kopuş mevcut ekonomik ve siyasal sistemden kopuş sorununu beraberinde gerektirmektedir. Dolayısıyla 31 Mart seçimlerini salt bir yerel seçim olarak değil, patron belediyeciliğine karşı hoşnutsuz emekçilerin talepleri doğrultusunda bir mücadele alanı olarak görebilmeliyiz.

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.