Türkiye işçi sınıfı için Venezuela dersleri


Chavez’in başlattığını ilan ettiği ve sonrasında Maduro’nun sözel olarak sahiplendiği ve bugün de sürdüğünü iddia ettiği Bolivarcı Devrimin taraftarlarının; yani sosyalizme gidişin Chavezci yöntemlerle mümkün olduğunu düşünenlerin, Venezuela ekonomisinin mevcut durumuyla ilgili en sık başvurdukları mazeret şu: Ülke ekonomisi, dış güçlerin saldırısı altında.

Bu, elbette doğruluk barındıran bir beyan. ABD ve onunla birlikte AB emperyalizmi, Venezuela ekonomisi üzerine yaptırım niteliğinde olan kararları sürekli olarak sözde demokratik organlarından geçiriyorlar. Yine de şu soru sorulmalı: 2014-2015’teki petrol fiyatlarının keskin düşüşüyle Venezuela ekonomisi neden bu kadar sarsıldı? Çünkü Chavez’in ve ardından da Maduro’nun neoliberal ekonomi politikaları neticesinde, Venezuela ihracatının %95’ini petrol ve petrol ürünleri oluşturuyordu.

Ülke ekonomilerinin monolitik, yani tekçi bir karakter taşıması demek, onların tek bir ürün üzerinden kendini döndürüyor olması demektir. Mesela Küba ekonomisi şeker kamışı ve ondan yapılan mamul malların değerinden ibarettir. Venezuela’da bu petrol ve petrol ürünleridir.

Bunun anlamı on yıllar boyunca, Chavezci ekonomi yönetiminin ranta dayalı bir ekonomik büyüme modeli seçmiş olmasıdır; ne kapsamlı bir sanayileşme yönünde bilimsel planlar tasarlanmıştır ne de işçi sınıfının refahını ve hayat şartlarını iyileştirecek ekonomik önlemlerin alınmasına dönük somut adımlar atılmıştır. Petrol merkezli bir ekonomiden, çıka çıka bir petro-oligarşi çıkmıştır ve bu oligarşinin çıkarları gereği başvurduğu politikalar da ülkeyi yıkıma sürüklemiştir. Kimi Marksistler, tek bir ürün üzerinden peydahlanan ve zenginleşen egemen sınıflar için “lümpen burjuvazi” terimini kullanırlar; Maduro’nun temsilcisi olduğu egemen sınıflar, işte bu “lümpen oligarşinin” kendisidir.

İkinci meselemiz, Guaidó’nun temsilinde vuku bulan emperyalist saldırganlıktır; Trump’ın Ulusal Meclis Başkanı Guaidó’yu Venezuela’nın başkanı ilan etmesinin ardından, sürmekte olan darbe girişimi çalışmaları ivme kazandı ve her iki taraf da orduyla görüşmelerini sıklaştırdı. Generaller şimdilik Maduro’ya sadık olduklarını ilan ettiler. Bu yarın değişebilir.

Maduro bunun karşısında Guaidó’ya ve Trump’ın şahsındaki ABD emperyalizmine diyalog çağrısı yaptı; bütün makyajı akmış olan emperyalist saldırganlığa ve darbeci tehdide dönük, işçi sınıfından yana herhangi bir önlem almadı. Bu onun, Bolivarcı oligarşiye olan şaşmaz bağlılığının bir sonucudur.

Türkiye işçi sınıfının yaşanan bu süreçten çıkartabileceği bir dolu ders var. Biz burada en yakıcı olanlarıyla ilgileniyoruz.

Bunlardan ilki, ekonomi yönetimidir. Türkiye ekonomisi de, neoliberal işbölümü gereği, tek bir modele, inşaatçı büyüme modeline hapsedildi. Bu politik tercihin ekonomik sonuçlarını, bugünlerde kurulan tanzim satış noktalarında oluşan kuyruklardan görebiliriz. Venezuela’da da gıda satış merkezlerinin kapıları, yüz metrelerce uzunluktaki insan kuyruklarına açılıyor. Emperyalizmle stratejik ortaklık halindeki ulusal sermaye, tek bir ekonomik sektör üzerinden aşırı birikim sağlayarak zenginleşmek istiyor; ancak bu, ulusal üretimi ve bölüşümü yerle bir eden, işçi düşmanı bir uygulama. Onlar, sırf o sektörden zenginleşiyorlar diye, diğer bütün sektörlerin karnını doyurduğu işçiler fakirleşiyor. Buna izin verilmemeli. İşçiler, ancak kapsamlı bir üretim ekonomisinin ihtiyacı olan sanayileşme programının planlı bir şekilde ortaya konması ve hayata geçirilmesiyle aç kalmayacaklarını ilan ederek, bu fikrin yaygınlık kazanmasını sağlamak durumundalar.

Çıkartabileceğimiz ikinci ders, politika yönetimidir. Ulusal burjuva iktidarları, Venezuela örneğinde de görüldüğü gibi, işçileri ne emperyalizme ne de darbecilere karşı koruyabiliyor. Aksine, düşmanı adeta sahaya davet ediyorlar. İşçiler emperyalizmden kopuş için dış borçların ödenmemesi, IMF’den borç alınmaması, ülkedeki çokuluslu ve özel şirketlerin kamulaştırılması gerektiğini biliyorlar. Yine işçiler, darbecilerin yenilmesinin kendilerinin uygun araçlara sahip olmasıyla olabileceğini biliyorlar. Ancak bu araçları burjuva iktidarlar onlara sağlayamaz çünkü bu, kendi iktidarlarının da sonu anlamına gelir. O halde işçi sınıfı, kendi kurtuluşunun şartlarını ancak kendisi yaratabilir ve yaratmalıdır da.

Ve ne olursa olsun şunu akıldan çıkarmamalıdır: Solcu veya halkçı söylemlere de sahip olsa, burjuva iktidarlar her zaman ve her yerde, işçi sınıfının baş düşmanıdır, baş düşmanı olarak da kalacaktır. İşçiler ise politik ve örgütsel olarak daima bağımsız; tekrar vurgulayalım, BAĞIMSIZ olmalıdır.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.