Türkiye İttifakı mı, İşçi-Emekçi İttifakı mı?


Seçim öncesinde beka söylemini öne çıkaran iktidar, ülke bekasının selameti için tek yolun Cumhur İttifakı’ndan geçtiğini ifade ediyordu. Emekçi halkın başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok büyükşehirde Cumhur İttifakı aleyhine tutumu ise beka sorunu mayasının yeterince tutmadığına, emekçi yığınların mevcut ekonomik ve politik sorunlar karşısındaki hoşnutsuzluğu ile seçenek arayışına girdiğine işaret etti.

Ve şimdi, halkın sandıktaki iradesini yok saymaya dönük tüm çabalara rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki mazbata mücadelesinin de Ekrem İmamoğlu lehine netleşmesi ile birlikte mevcut sonuçların iktidarın söyleminde de karşılık bulduğunu görmeye başladık.

Vakit “Türkiye ittifakı” vaktidir noktasına geldik.

Nereden çıktı bu?

Peki, Erdoğan’ı “Bugün ülkede iki ittifak karşı karşıyadır; Cumhur İttifakı ile Zillet İttifakı” açıklamasından, “Ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde, siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak, 82 milyon hep birlikte Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz” noktasına getiren ne oldu?

Tek Adam rejimi için hangi “ortak payda”da mutabakat mümkün ya da, seçim sonuçlarıyla birlikte okunduğunda, zorunlu göründü?

Öncelikle şunu biliyoruz: İster Cumhur İttifakı ister Türkiye İttifakı olsun, her iki ittifak arayışının ardında yatan “beka” sorunu, doğrudan rejimin geleceğini sağlamlaştırma arayışı ile ilgili. Tarihsel bir seçim yenilgisi alan ve 6 büyükşehri rakibine bırakmak zorunda kalan AKP için, şimdilik seçimsiz geçirmeyi planladıkları 4,5 yıllık süreçte yeni rejimin istikrarını sağlamak en önemli görev.

Bu aşamada, Türkiye ittifakı söylemi ile hoşnutsuzluğunu açıkça ortaya koymaya başlamış emekçi yığınları rejim içinde tutma çabası açıkça ifade ediliyor.

Çünkü başta CHP olmak üzere düzen içi muhalefetin diğer unsurlarını da yanına çekebilirse, onları rejimin politikalarına ve bu politikaların sonuçlarına ortak ederek, etki alanlarındaki muhalif yığınları daha rahat kontrol edebilecek. Aynı zamanda, emperyalizmle ilişkiler ve dış borçların ödenmesi için kaynak yaratımı bağlamında elini güçlendirecek bir mutabakat sağlamış olacak.

Biliyoruz ki seçimlerden zayıflamış olarak çıkan rejimi, şimdi derinleşmiş bir ekonomik kriz bekliyor. Son açıklanan verilere göre Türkiye ekonomisinin 2019 yılında yüzde 2,5 oranında küçüleceği öngörülüyor. 9 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor.

Son açıklanan işsizlik rakamları ise Türkiye tarihinin rekorunu kırmış durumda. Ekonomide reform olarak sunulan program, krize karşı hiçbir çözüm üretmediği gibi, emeklilik ve kıdem tazminatındaki hak gaspları ve emekçilerin vergi yükündeki artış ile sonuçların emekçi yığınlar için daha da ağır hale geleceğine işaret ediyor.

Ve işte yine bu noktada yeniden “bedel” sorununa geliyoruz. Rejim, mevcut ekonomik krizin bedelini kimin ödeyeceğine çoktan karar verdi. Bu bedeli patronlar ödemeyecek, bu açık! Ancak seçim sonuçları, emekçi halkın da bu bedeli tek başına ödemeyi reddettiğini, bunun politik sonuçları olacağını gösterdi. Şimdi Türkiye İttifakı mesajı ile Erdoğan bu bedeli kendisinin de tek başına ödemeyi göze alamayacağını ortaya koyuyor.

Özetle, bu ittifakın ortak paydası, ekonomik sömürü ve antidemokratik uygulamalar üzerinde yükselen Tek Adam rejiminin bekası.

Hem seçim sürecinde hem seçim sonrasında Tek Adam rejimiyle uyum içinde çalışacağını ifade eden CHP için bu davet, beklenen uzlaşı için bir adım oldu. İktidar ortağı Devlet Bahçeli ise şimdilik MHP’nin bu çağrıdan hoşnut olmadığını ifade ediyor. Sonuçta, genişleyen bir ittifak MHP’nin seçim ve meclis aritmetiğindeki önemini de tartışmalı hale getirecek. Bu çağrının nasıl karşılık bulacağını, kartların yeniden dağıtılıp dağıtılmayacağını göreceğiz.

Ancak acil olarak sorulması gereken; böyle bir ittifak karşısında ortak paydası insanca, güvenceli, adil bir yaşam olan işçi ve emekçilerin tutumunun ne olması gerektiği?

Biz ne yapmalıyız?

Açık ki, ihtiyacımız olan böylesi saikler üzerinde bir araya gelen bir Türkiye ittifakı değil, bir işçi-emekçi ittifakıdır.

“Ekonomik krizin bedelini ödemeyeceğiz” diyen; ekonomide merkezi ve demokratik planlamayı ve işçi denetimi ve yönetimini talep eden; işçi ve emekçilerin en geniş birliğini savunan; sömürüye karşı emekten yana bir geleceği savunan bir ittifak!

Böyle bir ittifak nasıl kurulabilir? Öncelikle işyerlerinden ve sendikalardan başlayan bir birlik ve dayanışma ağını kurabilmeliyiz. Unutmamak gerekir ki, ekonomik krizin ağır sonuçları daha şiddetli olarak yaşanmaya başladığında, enflasyon dörtnala koşup alım gücü iyice düşünce, işten çıkarmalar çoğalıp işsizlik yaygınlaştıkça, zorunlu ve dolaylı vergiler arttıkça, kısacası yoksulluk derinleştikçe, bu gelişmelere karşı mücadele etmemenin gerekçeleri kaybolacak, direnmek şart hale gelecektir.

İşte o noktada sendika bürokratları ya gönülsüz olarak da olsa tabanın baskısıyla kımıldamaya başlayacaklar ya da işçinin nefretiyle koltukları sallantıya girecektir. Onlar mücadelenin önünde set oluşturdukça, onları sendikaların tepesinden def etme zorunluluğu aşikâr hale gelecektir. Buna mutlaka hazırlanmalıyız.

Buna, tüm sendikaları mücadele talepleri etrafında birleştirme çabamız eşlik etmelidir. Sendika bürokratları bundan kaçındıkça, biz işyerlerinde komiteler kurarak bu birlik ve dayanışma ağını örmeye girişmeliyiz.

Ve tabii kendini emekten yana gören bütün partiler ve oluşumlar, böylesine bir işçi-emekçi ittifakının gerçekleşebilmesi için ortak çalışmanın zeminini yaratmalıdır. Bundan kaçınan herkes ve her çevre, bilinsin ki tarihe işçi-emekçi düşmanı olarak geçecektir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.