Bir bankacıdan mektup var


Bir banka çalışanı olarak iş hayatında yaşadığım sıkıntıları sizlerle paylaşmak niyetiyle bu mektubu yazıyorum. Duygu ve düşüncelerimi satırlara dökerek, bankacılık sektöründe çalışan ve benimle benzer sorunları yaşayan insanlara ulaşabilmeyi amaçlıyorum. Bir nevi yaşanılanlar karşısında sahip olunan ortak hissiyatı dile getirme isteği bu. Ayrıca, bankacılık sektöründe çalışacak olan müstakbel adaylar için de muhtemelen karşılaşacakları sorunlar hakkında bilgi edinmelerine mütevazı bir katkı sağlayacağına inanıyorum.

Bankada gişe ve operasyon görevlisiyim. Lisans ve yüksek lisans diplomalarına sahip olmama rağmen asgari ücretin biraz üzerinde bir maaşa çalışıyorum. Oysa bize çocukluktan beri hep “üniversiteyi bitir geleceğin parlak olacak, iyi bir mevkiin ve maaşın olacak” deniyordu. Sonunda üniversiteyi bitirdik ama hayatın hiç de bize anlatılan gibi olmadığını gördük. Lisans bitince bu sefer de “yüksek lisans bitsin, daha güzel günler bizi bekliyor” umuduna sarıldık. Şimdi de sırada gişede sabırla çalışarak daha güzel bir gelecek elde etme tasavvuru var. Gerçi geleceği gerçekten daha güzel yapacak olan şey nedir? Sadece sahiden sahip olunan statünün artması ve daha fazla maaş almak mı? Sanırım bu düşünce yapısına şartlan(dırıl)mışız. Dolayısıyla, daha iyi bir kariyere sahip olma isteğine dur demek oldukça zor! Tabii bir yandan da içerisinde bulunduğum toplumsal gerçeklik ölümü göstererek (işsizlik) beni sıtmaya razı ediyor. Burada sıtma da içimdeki şu ses oluyor: “Tekrar işsiz mi kalmak istiyorsun? Az da olsa maaşın ses çıkarma; çalış ve sabret.”

Tabii sorun sadece maaşın az olmasıyla bitmiyor. Bir de yapılan işin içerdiği risk boyutu var. Gün boyunca yapılan onlarca işlem sırasında yapılabilecek en ufak bir yanlışlığın faturasının çalışana kesilmesi gibi. Yapılan işlem tutarı ile alınan ücret tutarının karşılaştırılması, hata yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak için yeterli. Burada her akşam kasa yaparken yaşanan “acaba kasa tutacak mı” kaygısını da eklememek olmaz. Malum, kasada eksik çıkması durumunda çalışan eksiği öder. Gerçi kasa tazminatı var ama hesaptaki açığın tazminattan fazla olması şüphesi burada devreye giriyor. Kısacası gün boyunca bir an bile konsantrasyonu kaybetmek yok! Her an pürdikkat kesilmek şart!

Çalışırken fark ettiğim diğer bir nokta da, kendimi mütemadiyen bir teftiş öncesi hazırlık pozisyonunda buluyor olmam. Nasıl ki her an tam konsantre olmak zorundayım, aynı şekilde yaptığım her işlemin hesabını verebilmeliyim. Mesela bir sene sonra müfettişlerin şubeye gelip, benim bugün yaptığım bir işlemin ayrıntılarını bana sorduklarında onlara bu işlemde ne yaptığımı ve neden bu şekilde yaptığımı anlatabilmem gerekiyor. Ben de bu yüzden gerekli gördüğüm dekontların üzerine ayrıntılı olarak notlar alıyorum. Sanki karşımda bende bir hata bulmaya çalışan müfettişe aldığım notlarla hesap veriyorum ve kendimi savunuyorum. Notlar hafızamın bana ihanet ettiği noktada beni koruyacak olan bir kalkan. İtimatsızlığın hüküm sürdüğü bir sistemde ancak bu önlemi almak beni kurtarabilir. Gerçi bu kaygının yersiz olduğunu söylemek pek mümkün değil. Hele ki iş arkadaşlarımdan teftiş dönemleri ile ilgili anılarını dinledikten sonra. Yapılan iş gereği benden beklenen sürekli tetikte olmak, sürekli kendimi savunmaya hazır pozisyonda bulunmak ve iyi bir performans sergilemek.

Bu dünyada yaratıcılığa ve samimiyete ise hiç yer yok. Sürekli profesyonel bir tavır sergilemeye ve hata bulma amacıyla size yönelebilecek saldırılara karşı durmaya çalışmak var. Bu yüzden her gün çıkış saatini dört gözle bekliyorum. Akşam kasayı tutturarak eve gidebilmek benim için günün teselli ikramiyesi. Evin yolunu tutmaya başladığımda gün içerisinde yaşananları geride bırakabilmek ve yarın yine aynı şeyleri yaşayacağım düşüncesinden kurtulabilmeyi ne çok istiyorum anlatamam.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.