Küba’da kapitalizm resmileşiyor

19 Nisan 2018’de Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro, Küba’da başbakanlık görevinden ayrılmış ve koltuğunu bir başka Komünist Parti (KKP) bürokratı olan Diaz-Canel’e teslim etmişti. Raul Castro ordunun başkomutanı olma görevini sürdürüyor olsa da, onlarca senenin ardından ilk defa soyadı Castro olmayan birisi artık ülkenin başbakanlık koltuğunda. Diaz-Canel partinin gençlik örgütlenmesinde sivrilmiş ve resmi Castrocu öğretinin dışına çıkmayan pratiğiyle de bürokrasinin gözüne girmişti.

Ancak Küba’da yaşanmakta olan gelişmeler basit bir başbakanlık değişikliğiyle de sınırlı değil. KKP bürokratları yeni anayasa tartışmalarına başladılar bile. Küba Devlet Konseyi Genel Sekreteri Homero Acosta’nın, KKP’nin tartışmaya başladığı yeni ekonomik örgütlenme modelinde özel mülkiyete izin verileceğini deklare etmesi özellikle önem taşıyor. Bunun yanı sıra anayasadan “komünizm” kelimesinin çıkarılması da gündemler arasında. Elbette, anayasasında öyle yazıyor diye Küba komünist değil. Küba Ulusal Meclisi başkanı Esteban Lazo Hernández, komünizme yönelik atıfların silinmesinin ulusun politik liderliğinin “fikirlerinden vazgeçtiği” anlamına gelmediğini söyledi: Bu doğru, zira “komünizm” kelimesinden vazgeçiş tam da parti bürokratlarının fikirlerine hiç olmadıkları kadar sımsıkı tutunduklarını gösteriyor.

Küba 1990’lı senelerin başlarından itibaren, bizzat Fidel Castro’nun önderliğiyle başlatılmış olunan bir kapitalist restorasyon sürecinin içinden geçiyor. İlk olarak, Castro’nun atılımıyla merkezi ekonomik planlamadan sorumlu Devlet Planlama Dairesi’nin kapısına kilit vuruldu. 90’lı yıllar boyunca, işçilere danışılmadan keyfi biçimde çıkartılan devlet kararnameleriyle dış ticaret üzerindeki devlet tekeli kaldırıldı. Avrupalı ve Kanadalı emperyalist yatırımcılar sürekli olarak adaya yatırım yapmaya davet edildi. Bu davetler cevapsız bırakılmadı ve yabancı sermaye birçok işletme ile fabrikanın yönetimini devraldı.

Hiç şüphe yok ki, yeni başkan Diaz-Canel, Fidel ve Raul Castro kardeşlerle başlayıp derinleşmiş olan kapitalist restorasyon sürecini devam ettirmek üzere parti tarafından seçildi. Zaten özgeçmişi, birkaç limanın özelleştirilmesi görüşmelerinde yatırımcılarla parti arasında elçilik yaptığı görevlerle dikkat çekiyor. Yine de Küba sürecinin, eski işçi devletlerinin yıkılış süreçleriyle benzer olduğunu otomatik olarak iddia edemeyiz. Küba’da daha önce hiç yaşanmamış bir durum meydana geldi: Bizzat devrimi gerçekleştirip burjuvaziyi mülksüzleştiren gerillalar, devrimden 30 sene sonra kapitalizmi restore etmeye giriştiler.

Şu anda dünya solunun Küba’ya dönük yaşamakta olduğu temel kafa karışıklığının nedeni de bu: Onlar hala Küba’yı devrimcilerin idare ettiklerini düşünüyorlar. Halbuki Küba Komünist Partisi, işçilerin 1959 devriminin ideallerine ihanet edeli çok oldu. Artık bu partinin bürokratları, ülkenin yeni zenginleri ve elitleri arasında. Bu partinin gerilla bürokratları adaya özel mülkiyetin sokulmasını, planlı ekonomiden serbest piyasaya geçişi, dış ticarette emperyalist pazarın dayatmalarını organize etti bile. Şimdi de sağlıktan eğitime kadar devrimin en başarılı olduğu alanlara saldırıyorlar ve bu sektörleri Karayipler kapitalizminin iştah dolu piyasasının insafına terk etmeye hazırlanıyorlar.

Küba artık bir işçi devleti değil. Bu nedenle Küba’da yaşanması şart olan bir devrim, kendini bürokrasiyi ve tek parti diktatörlüğünü devirmekle sınırlayamaz; bu devrim, ortaya çıkmasına sebebiyet veren kapitalist üretim ilişkilerini de 1959 devriminin yaptığı gibi yok etmek zorunda kalacaktır. Peki, şu an bürokrasinin yaptığı üzere kapitalizme dönüş nasıl engellenecek bu durumda? Bunun cevabı işçi demokrasisidir. Küba devrimi kapitalizmi mülksüzleştirdi ancak Castro kardeşler bir işçi demokrasisi kurulmasına asla izin vermediler. Yeni Küba devrimi bu hatayı tekrar etmeyecektir.