Borç yiğidin kamçısı mı?

Son günlerde döviz kurlarındaki yükseliş, ülkenin dış borçlarını yeniden gündeme taşıdı. “IMF’den borç alan değil, borç veren bir ülke haline geldik” diye hamaset yapanlar, kötü gidişi komplolarla açıklayadursun. Biz biraz gerçeklerden bahsedelim…

Türkiye’nin toplam dış borcu 460 milyar dolar seviyesine çıkarak Cumhuriyet tarihinin zirvesine ulaşmış durumda. Merkez Bankası verilerine göre bu borcun 120 milyar doları kısa vadeli. Yani önümüzdeki birkaç ay içinde ödenmesi gerekiyor. Milyarlar, dolarlar, bol sıfırlar konuyu anlamayı güçleştirebilir. Malum, bizim cebimize giren paranın sıfırı kıt. Şöyle söyleyelim: Türkiye nüfusunu kabaca 80 milyon olarak hesaplarsak, 460 milyar dolar borç, Türkiye’deki her bir kişinin uluslararası finans kuruluşlarına 40 bin TL’ye yakın borçlu sayıldığı anlamına geliyor. Üstelik bu borcun büyük çoğunluğu bileşik faiz üzerinden hesap görüyor. Bu da şu demek: Borcun faizinin faizini ödemek için borçlanıyoruz.

Bu borç sarmalından çıkabilmek için, söz konusu dış borcun neden var olduğunu anlamak gerekiyor. Akıllara hemen şu soru gelebilir. Borç almadan ülke ekonomisini rayında tutmak mümkün mü? Hemen cevaplayalım; bu ekonomik sistemle hayır. Bunun iki sebebi var. Birincisi, sermaye ihracı uluslararası ekonomik sistemin belkemiğini oluşturuyor. Dünyanın en borçlu ülkesinin yine dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkesi olan ABD olması ve Türkiye’nin yarısömürge bir ülke olarak bitmek tükenmek bilmeyen bir borç sarmalının içinde bulunması birbirleriyle bağıntılı. Yalnız arada çok önemli bir fark var: ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin dış borcu, yalnızca dünya emekçilerine dönük değil, kendi aralarında ve kendi ülke işçilerine dönük bir sömürü mekanizmasının da işlediği anlamına geliyor. Türkiye gibi yarısömürge ülkelerin dış borcu ise, ülke emekçilerinin artı emeğinin doğrudan doğruya uluslararası tekellere peşkeş çekilmesi anlamına geliyor. Buna bağlı olarak ikinci sebep, Türkiye’nin uluslararası ekonomiye katılış biçiminden ötürü, bir başka deyişle yarısömürge olmasından dolayı, sermaye ihraç eden değil sermaye ithal eden bir ülke olmasından ileri geliyor. İhraç ettiğimiz malları üretebilmek için ithalat yapmak zorunda olduğumuz gerçeğine bir de enerji ve petrol harcamaları eklenince, sadece cari açığın finansmanı için bile dış borçlanmanın kaçınılmaz olduğu görülüyor. Dış borç stokunun önemli bir kısmını oluşturan patronların dışarıdan aldığı borçların devlet garantisinde olduğunu da hatırlatalım.

Hükümetin bu konudaki çözümüne gelince; söz konusu borcu çevirebilmek için daha uzun vadeli borçlanmak. Tabii yeni kemer sıkma politikaları eşliğinde… Bir başka deyişle, borç krizini ötelemek, derinleştirmek ve ülke emekçilerinin sırtındaki sömürü çarklarını döndürmek. Oysa bizim uluslararası finans kuruluşlarına verecek tek kuruşumuz yok. Hele patronların borcu için hiç yok! Onurlu bir yaşam ancak cebimizdeki üç kuruşa göz diken bu sömürgenleri def ettiğimiz, dış borç ödemelerini derhal durdurduğumuz zaman mümkün olacak.