2019’da daha örgütlü, daha güçlü…

2018 işçiler için, emeğiyle geçinen tüm insanlar için zor bir yıl oldu. Bağıra bağıra geliyorum diyen ekonomik kriz yıl sonlarına doğru bütün şiddetiyle üzerimize çöktü. Enflasyon yüzde 20’leri aştı, yaşam koşullarımız kötüleşti, işsizlik devasa boyutlara ulaştı. Şirketler birbiri ardına konkordato ilan etti, çoğu iflas gerekçesiyle kapandı, fabrika ve atölyelerde sahte yangınlar çıkarıldı. Patronlar arasındaki küçülen pastadan pay kapma mücadelesi şiddetlendi; hükümet, yandaşı olan patronları ve bu arada bir bütün olarak kapitalist sistemi koruyabilmek için önlemler almaya girişti.

Bu önlemlerin ana amacı, patronların egemenliğindeki kapitalist sistemin içine sürüklendiği krizi, ücretiyle geçinen halk yığınlarının sırtına yüklemeye yönelik oldu. Kapitalist işletmeleri, bankaları ve tefecileri, iflas etmekte olan inşaat şebekelerini kurtarma “görevi” devlet emriyle emekçilere verildi. Patronların ve gene onlara dağıtılmak üzere devletin dış ülkelerden aldıkları kredi borçlarını ve faizlerini de emekçiler ücretlerindeki kesintilerle, dolaylı ve dolaysız vergilerle ödemeye mahkûm edildiler.

Tabii bu arada içiler ve emekçiler üzerindeki baskılar da arttı. Sendikalaşmanın hükümet ve patronlar tarafından elbirliğiyle daha da zorlaştırılması; bazı grevlerin yasaklanması; işçi ve sendika önderlerinin tutuklanması; direnişler, sokak protestoları, mitingler gibi demokratik eylem ve ifade özgürlükleri üzerindeki polisiye tedbirlerin ve yasakların ağırlaştırılması; emekçilere ve demokratik kesimlere yönelik “asarız, keseriz” gibisinden tehditlerin yoğunlaştırılması… hükümet çevrelerinin “yeni ekonomik politikaya” eşlik eden siyasi uygulamaları oldu.

Ama…

Tabii bütün bu işçi-emekçi karşıtı uygulamalar hükümete ve patronlara karşı hoşnutsuzluğun artmasına ve yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu süreç şimdilik ağır işlemekle birlikte, grev, direniş ve protestolarda değil azalma, bir artış da söz konusu. Pek çok işyerinde sendikalaşma veya tensikat nedeniyle işten çıkarılan işçilerin direnişleri sürüyor. Bazı işyerlerinde ve belediyelerde grevler var. Emekçi mahallelerindeki huzursuzluk sokakta, evlerde ve kahvehanelerde dillendiriliyor. Bununla birlikte gerek hoşnutsuzluklar gerekse seferberlikler henüz kısmi ve daha da önemlisi birbirinden yalıtık. Aralarında herhangi bir bağlantı, koordinasyon veya örgütsel bir birlik yok.

Ama 2018 sonlarında işçi ve emekçi hareketi açısından önemli bir gelişme yaşandı. DİSK ve KESK sendika konfederasyonları ile TMMOB ve Tabipler Birliği gibi meslek örgütleri bir araya gelerek “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” başlıklı bir platform oluşturdular. Buna çeşitli işçi ve emekçi partileri ve örgütleri de katıldı. Bir işçi-emekçi cephesi nüvesi niteliği taşıyan bu oluşum, krizin ağır sonuçlarına karşı emekçileri koruyabilmek amacıyla, bazı önemli ama kısmi talepler etrafında çalışmalara başladı. Bu amaçla bildiriler dağıtıldı, bazı forumlar düzenlendi, imza kampanyası başlatıldı, bir miting gerçekleştirildi.

Nisan, bir emekçi gazetesi olarak elbette bu girişimi destekliyor ve onun bir parçası. Bununla birlikte, bu çok önemli girişimin gelişerek başarılı olabilmesi için bazı eksikliklerine de değinmemiz gerekiyor.

Görevler

Birincisi, platformun çalışmaları şimdilik ne yazık ki sınırlı merkezi alanlara sıkışmış durumda. Oysa gerek taleplerin gerekse çözüm önerilerinin özellikle sanayi merkezlerine, işyerlerine ve emekçi mahallelerine yaygınlaştırılması gerekiyor. Bu amaçla sendika konfederasyonlarına, temsilciler meclislerini toplayarak talepleri ve mücadele çizgisini önermelerini, tartışmalarını ve bir mücadele planı oluşturarak bunu alanlara taşımalarını önerdik, öneriyoruz.

İkincisi, birbirinden yalıtık halde süren grev ve direnişlerin arasında bir işbirliğinin ve koordinasyonun oluşturulması bizce mutlaka gerekli. Bu açıdan, platform çeşitli bölgelerde grev ve direniş komitelerinin bir araya gelmelerine ve mücadelelerini birleştirmelerine yardımcı olabilir, olmalıdır.

Üçüncüsü, yıl sonuyla birlikte bazı işkollarında toplu sözleşme görüşmeleri başlıyor, başladı. Bu çalışmaların da sendikalar ve işyeri temsilcileri aracılığıyla ortaklaştırılması sınıfsal mücadele birliği için son derecede yararlı olacaktır.

Platform toplantılarında ve forumlarda dile getirdiğimiz bu öneriler kayıt altına alınmakla birlikte bu doğrultuda henüz bir adım atılmış değil. Belki de sendikalar ve bileşenin diğer unsurları bu görevleri gereğince yerine getirebilme gücünden yoksun olduklarını düşünüyorlardır. Ama ne kadar mümkün ve ne kadar kısmi olursa olsun, mücadeleleri birleştirmeye yönelik her ortak işçi-emekçi koordinasyonu, komitesi veya bir başka biçimdeki örgütlenme, yakın gelecekte yaygınlaşacak olan hoşnutsuzluklar ve seferberlikler için örgütlü bir önderlik olanağı sunacaktır. Aksi takdirde yalıtık ve parçalanmış mücadeleler yenilgiye mahkûm kalacak ve hükümetin yeni ve kolay saldırılarına alan açmış olacaktır.

Ya politik mücadele?

Yukarıdakilere ek bir önerimiz daha oldu ki bu maalesef kayıtlara bile geçirilmedi: 31 Mart seçimlerinin yaklaştığı bu süreçte işçi ve emekçi yığınların kendi sınıf çıkarlarını temsil edecek bir politik oluşumdan yoksun olduklarından hareketle, seçimlere ortak işçi ve emekçi adaylarla girilmesini önermiştik.

Biz bunu, sınıf mücadelesinin keskinleşme olasılığı gösterdiği durumlarda ortaya çıkan bir genel eğilime bağlıyoruz: emekçilerden bol miktarda oy toplayan sol veya sol görünümlü partiler ve önderlikler mücadelenin kızışma eğilimi gösterdiği süreçlerde sağa doğru bir kayış içine giriyorlar. Örneğin, işçi sınıfı içinde belirli bir sempatiye sahip olan CHP, böyle bir süreçte açıktan bir sağ patron partisi olan İYİ parti ile ittifaka giriyor. Gene, ağırlıklı olarak Kürt kökenli olmakla birlikte genel olarak emeğin haklarını savunan HDP de CHP’nin peşine takılıyor, bir yandan da belki yeni bir “barış süreci” açılır diye AKP’ye göz kırpıyor. Bu arada kendini sosyalist ve emekçi partileri olarak tanımlayan diğerleri de HDP ve CHP’nin seçim başarısına bel bağlayarak onların peşi sıra sağa doğru sürükleniyor. Neticede neredeyse İYİ parti ve CHP etrafında bir zımni ittifak doğmuş oluyor.

Bu tür bir sağa kayış, hele hele ağır kriz döneminde işçi ve emekçi yığınlarını bağımsız bir sınıf alternatifinden yoksun bırakmakta. Belirli önemli büyük kentlerde CHP ve İYİ parti adayları, Kürt illerinde de HDP başarılı olsa dahi ne ekonomik kriz çözülmüş olacak ne de hükümet ve patronlar emekçi düşmanı politikalarından vazgeçecek. Buna karşılık emekçi sınıflar hayali bir beklenmeye sürüklenecekler ve hükümetin yeni saldırılarına daha da açık hale geleceklerdir.

Oysa, şimdi güçsüz olsa bile bir işçi-emekçi cephesinin, gerçek bir emekçi sol politik alternatifinin yaratılması, yarın belki de kendiliğinden patlayabilecek olan kitle seferberliklerine daha hazırlıklı ve örgütlü girilmesini olanaklı kılacaktır. Biz, 2019’da da bu doğrultudaki çabalarımızı yorulmadan sürdüreceğiz.