Asgari ücret emekçileri gene açlığa ve yoksulluğa mahkûm etti

2019 asgari ücreti açıklandı: 2.020 TL. Çalışma Bakanı, bu ücretin yüzde 26’lık bir artışa karşılık geldiğini, bunun geçen yılın enflasyon oranının üzerinde bir artış olduğunu söyleyerek böbürlendi.

Bakanın matematiği doğru, ama hayatın gerçekleri başka. Bakan ile birlikte açıklamaya imza atan Ergün Atalay’ın örgütü Türk-İş’in yaptığı açıklamaya göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.950 TL. Ama bu rakam ailenin sadece mutfak masraflarını içeriyor. Buna o gıda maddelerini hazırlamak için kullanılacak olan gazı, elektriği ve ayrıca ev kirasını da eklediğinizde bu sınır yeni asgari ücretin çok üstüne çıkıyor. Yani yeni asgari ücretle emekçiler tekrar açlığa mahkûm edilmiş oldu.

Şimdi gelelim yoksulluk sınırına. Gene dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı Türk-İş’e göre 6.330 TL. Yani o ailede iki kişi çalışıyor olsa bile toplam gelirleri asgari ücretle en fazla 4.040 TL. Demek ki, o aile yoksulluk sınırının çok altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor.

Kaldı ki, yüksek enflasyon tüm hızıyla devam ediyor. Yani, işçi 2019 Ocak ayı sonunda yeni asgari ücretli maaşını aldığında bu para da aşınmaya uğramış olacak ve bu durum yıl boyunca daha da şiddetlenecek. İşçiler her geçen ay, her geçen hafta yoksulluktan açlığa, açlıktan ölüm eşiğine doğru itilmiş olacaklar.

Ve ülkede asgari ücretle çalışan işçilerin sayısının 10 milyon civarında olduğu dikkate alındığında, aile bazında 40 milyon kişinin, yani ülke nüfusunun yarısının açlığa ve yoksulluğa mahkûmiyetinin devam edeceği ortada. Kapitalizm işte budur, böyle kendini sürdürür.

Çalışma Bakanı açıklamasında asgari ücret kararının oy birliği ile alındığını açıkladı. Yani Türk-İş yönetiminin açıkça işçileri satmış olduğunu ilan etti.

Oysa Türk-İş başkanı, “Asgari ücret önce 2.000’e çıksın, sonra üzerine düzeltme yapılsın” demişti. Öyle olsaydı asgari ücretin en az 2.500 TL olması gerekirdi. Bu bile işçileri açlıktan ve yoksulluktan koruyamazdı, ama Türk-İş hiç olmazsa bir defalığına dediğinin arkasında durmuş olurdu.

Üstelik açıklamayı “Bu ücret mükemmel değil ancak güzel bir ücret” diye değerlendiren Ergün Atalay, “gerekirse hükümetin anlayacağı dilden konuşuruz” diye efelenmişti zamanında. Sendika bürokrasisinin kuru vaatlerle ve sahte tehditlerle sadece işçileri aldatmaktan başka bir şey yapmadıkları bir kez daha ortaya çıkmış oldu böylece.

İşçi sınıfının ücretlerin düzenli olarak enflasyon oranında artırılması doğrultusunda, örgütlenerek, üretimden gelen gücünü kullanarak ve kendi geleneksel yöntemlerini kullanarak mücadeleye devam etmesinin dışında bir seçeneğinin olmadığı ortadadır.