Fransa’da durum: Sarı Yelekliler kazandı (mı?)

 

Fransız cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un akaryakıt ücretlerine zam yapması ve zenginlere kesilen vergilerde indirime gitmesiyle başlayan, ezici çoğunluğunu toplumun yoksul ve işçi kesimlerinin oluşturduğu Sarı Yelekliler hareketi, yaklaşık iki haftalık bir militan eylemler dizisinin ardından belli başlı kazanımlar elde etti. Sarı Yelekliler özellikle Paris’te, 1848’den 1968’e dek uzanan Fransız devrimci geleneğinin anıları ile metotlarını çağrıştıran barikat savaşları vermiş, polis şiddetinin karşısında kendi alternatif mücadele yollarını hayata geçirmişti. Ulusal ulaşımın ana damarları olan otoyollara ulaşımları bloklamışlar, Macron’un neoliberal ajandasının kolluk kuvvetleri olan polis güçleriyle şiddetli çatışmalara girerek devlet baskısının sonuçsuz kalacağını göstermişlerdi.

Eylemler sırasında Fransız ajanslarının yaptığı bir anket, Sarı Yelekliler hareketinin nüfusun %70’i tarafından desteklendiğini gösteriyordu. Bu istatistiğin sosyolojik dile çevrilmiş versiyonu şu demek oluyor: Macron, son yarım yüzyılın görmüş olduğu en büyük ve nitelikli Fransız protesto dalgasıyla koltuğunu kaybedebilir; dahası bu protesto dalgası, Macron’la sınırlı da kalmayabilir.

Gelinen nokta itibariyle, yalnızca sol yayın organları ile sendika basını değil, ana akım medya da, Macron’u tanımlarken “Fransa tarihinin en nefret edilen, en az sevilen cumhurbaşkanı” tanımlamasını yapmaktan çekinmiyor. Bu doğru ve bu, Sarkozy benzeri çapsız burjuva yöneticilerilerinin uygulamalarını daha birkaç yıl önce tecrübe etmiş olan Fransız toplumunun karşısında, elde edilmesi çok da kolay olan bir sıfat değil. Macron işçi ve halk düşmanı saldırı politikalarıyla, 1789 Fransız Devrimi’ne karşı olduğunu beyan eden dar kafalı beyanlarıyla, kendine “Manu” diye seslenen liseliye “Bana sayın Cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” şeklindeki karşı çıkışında açığa vuran liberal kibriyle, bütün ezilenlerin ortak nefret nesnesine dönüşmeyi kolaylıkla başardı.

Onun bu kibri nereden kaynaklanıyor? Elbette sınıfsal kökenlerinden ve temsil ettiği sınıfın mücadeleler karşısında içinde bulunduğu duygu durumundan. Macron, Fransa’nın Beşinci Cumhuriyeti’nin başına getirilmeden önce bir bankerdi. Finans piyasalarında spekülatif alışverişler yoluyla servet biriktiren, 2008 krizinin sorumlusu olan %1’lik azınlığın sömürücü çevrimlerinden aşırı kârlar elde eden bir toplumsal parazitti. Ve şimdi, Avrupa’nın en güçlü işçi sınıflarından birinin üzerindeki ekonomik gasp ve talan politikalarını derinleştirmesi göreviyle oturtulduğu koltuğunda, Avrupa Birliği’nden nemalanan tröstleri, bankaları, finans kapital sahiplerini zenginleştirmeye çalışmaya devam ediyor.

İki haftalık güçlü ve militan seferberliklerin ardından, 1 Aralık günü Fransız başbakanı Édouard Philippe akaryakıt zammının geri alındığını; daha doğrusu 6 aylığına askıya alındığını duyurdu. Bu, hükümetin eylemleri durdurmaya dönük sistem içi bir manevrasıydı. Ancak SarıYelekliler için bu yeterli olmadı; 8 Aralık gününe çağrısı yapılan eylemin hazırlıkları sürdü. Ardından Macron yeni bir açıklama yaptı: Akaryakıt zamları askıya alınmamıştı, tamamen kaldırılmıştı. Artış söz konusu değildi. Zenginlerin eskisi gibi vergilendirilmesinin geri getirilmesi konusunda ise Macron hükümetinin bir bakanı, bunun “abartılı” bir geri çekiliş olacağını, o yüzden şimdilik söz konusu olamayacağını belirtti.

Eylemciler ne diyor?

Meydanları dolduran öncü işçiler, Macron’un bu adımlarıyla tatmin olmuş gözükmüyorlar. Zira röportaj yaptığımız işçilerin kendileri, bunu eylemler sırasında belirttiler.

Paris’in kenar mahalleleri olan banliyöde yaşayan, üç çocuk annesi ve işsiz Antoine, tam teçhizatlı polislerin önlerinden geçerken soğuğa ve yorgunluğa aldırmaksızın bize durumla ilgili neler hissettiğini anlatmayı sürdürüyor: “Bu adama kapitülasyon tanımayacağız; zaten şu an sadece yapmak istediğinin bir kısmını geri çekti. Hala eski duruma dönebilmiş değiliz, halbuki eskisi de iyi değildi ve biz daha iyisini istiyoruz. Belki sadece kendim için olsa evime çekilir ve ölmeyi beklerdim ama üç çocuğum var. Onların büyüyünce bir şeyleri protesto etmeye zorunda olmalarını istemiyorum.”

Antoine bu kaygılarını dile getirirken başka bir eylemci yanımıza yaklaşıyor. İsminin Eric olduğunu, geçici işlerde çalışarak para kazanabildiğini, halbuki lisans eğitiminin bulunduğunu aktarıyor: “Bu toplum bizi dışarı itti. Hareketten önce hepimiz izole olmuştuk, yalnızdık ama şimdi uzun süredir ilk defa başkalarıyla aynı tarafta ve cephede hissediyorum. Evet kararlıyız ve sırtımıza inebilecek olan birkaç cop darbesi bizi durduramaz. Aksine biz de elimize cop alırsak görürler. Macron diyor ki şiddet kullananlarla masaya oturmam. E ama oturdun bile, değil mi? Ve bir polis arabasını yakmak şiddet değildir ama her gün aç kalmak, asıl şiddet budur.”

Paris’te üniversite öğrencilerinin kayıt ve ücret işlemleriyle ilgilenen Campus France’ın bürosunun önündeki toplanma yerine varıyoruz. Sarı Yelekliler harç ücretlerinin zamlanmasıyla harekete geçen öğrencilere destek açıklamaları gerçekleştirmiş ve ardından eylemleri ortaklaştırma kararı alınmıştı. Sarı Yelekliler temsilcilerinin yanlarından ayrılıp, sendikalı öğrencilerin arasına karışıyoruz. Brezilya’dan yüksek lisans yapmaya gelmiş bulunan Augusto ile tanışıyoruz. O da bu zamları geri çektirme noktasında kararlı:

“Buraya geldiğimden birkaç ay sonra Brezilya’da Bolsonaro seçildi. Arkadaşlarım bana mesaj atmışlardı, ne kadar şanslısın, burada faşistin teki başkan oldu ve sen de Fransa’dasın diye. Faşist veya değil, fark etmiyor, liberal diye seçilen yöneticiler de -Macron gibi- aynı boku (la merde) yiyorlar. Bazen bunalmış hissediyorum; her yerde aynı sorunlar, aynı uygulamalar. Ama burada insanları bir arada görünce, sadece beş bin kişinin bile polisten korkmayıp, cesur olup, savaşınca kazandığını görünce daha iyi hissettim. Demek ki mümkün. Evet, onların kaybetmeleri, bizim de kazanmamız mümkün. Bence buradaki hareketin dünyaya öğrettiği bir şey varsa, o da budur.”

 

Augusto haksız değil. Onların kaybetmeleri ve işçilerin kazanmaları mümkün; mümkünden de öte, yaşanabilir bir gelecek için zorunlu. Şimdi Sarı Yelekliler hareketi, önüne koyacağı programı tartışıyor. Zaten eylemler sırasında temsilciler, 42 maddelik bir talepler listesi hazırlamıştı. Bu taleplerin hayata geçirilmesi veya bu talepler uğruna bir mücadele perspektifinin oluşturulması komiteleşmeyi zorunlu kılıyor. Fabrikalardaki, okullardaki, atölyelerdeki gündem de şu anda bu. Fransız ezilenleri, yoksulları, işçileri, kadınları ve gençleri kendi eylem ve karar komitelerini oluşturmanın yollarını tartışıyorlar. Öyle ki çok yakında, Ulusal Meclis’in Fransa’yı yönetemediği bir durumla karşı karşıya gelebiliriz.

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.