Sendikacıların iki taktiği

Bürokratlaşan, yani işçi tabanından koparak tüm uygulamalarını sendikasında işgal ettiği mevkii koruma amacıyla biçimlendiren sendika yöneticileri, özellikle “kritik” anlarda iki farklı taktik uygulayabilirler. Bu “kritik” an işyeri içinde önemli bir anlaşmazlık, bir grev veya ülke çapında bir huzursuzluk olabilir.

Onların bu taktiklerini anlayabilmek için, bürokratların niteliğini iyi kavramamız gerekir. Bürokrat sendikacı, sendika içindeki koltuğunu ancak sendika var oldukça koruyabilir. Dolayısıyla da sendikayı, bir işçi mücadelesi önderi gibi değil, bir şirket yöneticisi mantığıyla yönetmeye çalışır. Örneğin, bir işyerinde grev olasılığı doğduğunda, bütün güç ilişkilerini işçilerin talepleri doğrultusunda değil, kâr-zarar hesabı ekseninde değerlendirir, kararların ona göre alınmasını sağlar. Bunun için işçilerin taleplerini basitçe görmemezlikten gelir, hatta temsilcilerin üzerinde baskı uygulayabilir. Herhangi bir yeni işyerinde örgütlenip örgütlenmemeye dahi bu şekilde karar verir.

Kritik anlar veya dönemler dediğimiz süreçlerde de bu kaygıyla karar alır. Uygulayabileceği birinci taktik, ki buna çok daha sık rastlanır, işçilerin taleplerine ve ihtiyaçlarına rağmen geri çekilme ve patronla veya hükümetle uzlaşmaktır. Böylece sendikasını, dolayısıyla da mevkiini koruduğunu düşünür. Bunun “en akılcı” yol olduğunu iddia eder. “Aşırılıklardan sakınmalıyız, işyeri kapanmamalı, ekonomi bozulmamalı” gibi gerekçelere sarılır.

İkinci bir taktiği ise “saldırı”dır. Ne kadar uzlaşırsa uzlaşsın, işverenin tutumu veya tabanın baskısıyla koltuğunun tehlikeye girdiğini hissettiği anda hücuma geçer. Uzlaşmaz gözüküp grev veya direniş kararı alabilir, bölge veya ülke çapında işçi eylemlilikleri geliştirebilir. Dolayısıyla, sendika bürokratlarını her zaman uzlaşmacı yöneticiler olarak algılamak, koltuğunu korumak için saldırıya geçenleri bürokrat olmaktan çıktı diye görmek bizi yanıltabilir.

Şanlı 1961 Saraçhane mitingini, 15-16 Haziran 1970 seferberliğini, 1970’lerdeki DGM ve MESS karşıtı eylemlilikleri, 1 Mayıs kutlamalarını, 1990’ta hükümet düşüren Zonguldak madencileri grevini vb. örgütleyenler de sendika bürokratlarıydı. Bu mücadeleler işçi sınıfının tarihi zaferleri olmuştur, ama bu zaferler bugüne kadar yaşayagelen bürokrasinin üzerinden aşılmasına yetmemiştir. Yetmediği için de ardından patronların ve hükümetlerin saldırıları gelmiş, hatta askeri darbeler yapılmıştır.

Bu dersler bugün için çok önemli. Zira “çok kritik” bir döneme giriyoruz. Emekçiler arasında Tek Adam Rejimi’nin uygulamaları ve ekonomik krizin etkileri karşısında huzursuzluk yaygınlaşıyor. Asgari ücretin açlık ve yoksulluk sınırının altında saptanması hoşnutsuzluğu derinleştiriyor. 2.020 liraya imza atan Türk-İş bürokrasisi emekçi sınıflara açıkça ve bir kez daha ihanet etmiş durumda.

Her an işçilerin ve emekçilerin kendiliğinden patlamasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Tek Adam Rejimi de bundan çekiniyor. “Sokağa çıkarsanız kafanızı patlatırız” gibi tehditler savuruyor. Sarı yelek satılmasını ve giyilmesini bile yasakladılar.

Yeni bir seferberlik sürecine girerken en büyük eksikliğimiz ve bizi bekleyen olumsuzluk, bürokrasinin ihaneti karşısında işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve bölünmüşlüğü. Dolayısıyla acil görevimiz, bürokratların müdahalesinin dışında ve uzağında işyeri işyeri, bölge bölge, sınıfın örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesidir. Buna ne tek bir mücadeleci sınıf sendikasının ne de tek bir emekçi partisinin veya örgütünün gücü yeter. Bu görevi hep birlikte yüklenmeliyiz. Bir işçi-emekçi cephesinin kurulması acil bir zorunluluktur.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.