Erdoğan neden antiemperyalist olamaz?

Türkiye’nin son dönemde emperyalizmle ilişkileri düşünüldüğünde karşımıza iki ana başlık çıkmakta: Dış politikadaki açmazlar ve ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik kriz.

Dış politika alanında Tek Adam rejiminin, özellikle Ortadoğu ve bölge politikası üzerinden, manevra alanının gitgide sınırlandığını söyleyebiliriz. Bu noktaya tabii ki bir anda gelinmedi. Türkiye’nin AKP hükümetleri eliyle, 2011 yılından bu yana izlediği maceracı ve saldırgan dış politikanın bir sonucu bu. AKP, 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da ortaya çıkan devrimci kitle seferberliklerini yolundan çıkartmak adına emperyalizmle işbirliği içerisinde bölgede karşıdevrimci bir rol benimsemişti. Ancak AKP’nin “ustalık” döneminin bir eseri olarak, Türkiye’nin bölgede sürdürdüğü bu politikanın başarısızlığa uğraması ilk olarak dış politikada yalnızlaşmasına, ikinci olarak da emperyalizm nezdinde “güvenilmez” bir konuma erişmesine neden oldu.

Bu başarısızlık ve yalnızlaşma öyküsünün en belirgin örneği ise Suriye politikasında kendisini göstermiş durumda. Bugün Türkiye, Suriye üzerinden bir güvenli bölgenin inşası için direterek, gerekirse askeri bir harekât planlayacağını dile getirmeyi sürdürüyor. Ancak gerek emperyalizm gerekse de bölge ülkelerden tam anlamıyla bir destek göremiyor ve Suriye’de planlanmaya çalışılan geçiş süreci çerçevesinde yalnızlaşıyor.

AKP bu yalnızlaşmayla ve Suriye politikasında bataklığa saplanmakla eşzamanlı olarak Rusya ile arasını toparlamaya çalışarak kendisine kısmi manevra imkânları yaratma çabasına girişti. Bu kapsamda Rusya ile özellikle enerji ve silah sanayii üzerinden anlaşmalar imzaladı. Bunun son örneği olan S-400 hava savunma sistemleri anlaşması ise ABD ve NATO ülkelerinin önemli bir kesiminin tepkisiyle karşılandı. NATO ülkeleri Türkiye ile halihazırda imzalanmış bulunan F-35 anlaşmasının olmasına rağmen Türkiye’nin böyle bir sürece girmesine tepki gösterirken, ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımının ekonomik ambargo gerekçesi sayılacağını açıkladı. Ambargo açıklamasının ardından AKP hükümetinden utangaçça arayı bulma ya da geri adım atma açıklamaları gelse de bu süreç önümüzdeki dönemde emperyalizmle ilişkiler bağlamında birincil önemini koruyacak.

Kısacası, Türkiye dış politikadaki açmazlarını, emperyalizm içi güçler dengesinde bulabildiği ufak manevra alanlarıyla doldurmaya çalışıyor. Emperyalizmden bağımsızlaşmak yolunda değil de hem politik hem de ekonomik olarak emperyalizme bağımlılığını artırmak yolunda ilerliyor. Şu ana kadar emperyalizmle işbirliği içerisinde izlediği ama uygulamada başarısız olduğu politikanın faturasını daha da bağımlı hale gelerek ödüyor.

O bir kapitalist…

Böylesi bir atmosferde, Tek Adam rejimi ise uzunca bir süredir ana söylemini dış tehditler ve ülkenin bekası üzerine inşa ederek, popülizm yoluyla tabanında “birlik-beraberlik” algısı yaratmaya ve emperyalizme karşı mücadele ediyormuş izlenimi doğurmaya çalışıyor. Ancak antiemperyalizm, dış tehdit algısı ya da yabancı düşmanlığı üzerinden oluşturulacak bir “duygu bütünlüğü” olmaktan öte emperyalist-kapitalist düzenden ekonomik ve politik anlamda kopuşu temel alacak bir mücadele çizgisidir.

Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ekonomik krize karşı, Tek Adam rejiminin krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışması da onun sınıf karakterini göz önüne sermektedir. Türkiyeli emekçilerin yaşamakta olduğu kriz “faiz lobisinin” saldırısı değildir. Kapitalist dünya sisteminin 2008 yılından beri yaşadığı ekonomik krizin bir parçasıdır. Ve Türkiye açısından asıl sorumlusu da 2002 yılından bu yana ülke ekonomisini idare etmekte olan AKP hükümetleridir. Zaten dışa bağımlı olan ülke ekonomisi, son 17 yılda AKP hükümetlerinin uyguladığı neoliberal politikalar vasıtasıyla daha da bağımlı hale gelmiştir. Bugün özelleştirmelere ve dış borçlara dayalı ekonomi politikalarının yarattığı enkazla karşı karşıyayız. Ve Tek Adam rejimi bu enkazdan çıkışın yolunu da emperyalist finans kapital merkezlerinden ülkeye yapılacak dış yatırımlara bağlamaktadır. İçeride vergiler, enflasyon, hayat pahalılığı, işçi sınıfının haklarına dönük saldırı programları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmakta, uluslararası alanda da Türkiye ekonomisini daha da fazla dışa bağımlı hale getirmektedir.

Gerek ekonomik gerekse de politik alanda ülkenin içinden geçmekte olduğu açmazlar, emperyalist-kapitalist sistemden kopuşu da önüne koyan bir mücadele hattını zorunlu kılmaktadır. Ancak bu mücadele programı patronların ya da onların partilerinin söylemleri üzerine inşa edilemez. Mevcut tablodan Türkiyeli işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar ve ezilenler lehine bir çıkış yaratabilmek için patronlar sınıfından bağımsız bir mücadele programı inşa edilmelidir. Ancak böylesi bir programın içerisinde yer alacak, dış borçların ödenmesinin reddi, tüm bankaların kamulaştırılması ve NATO’dan çıkılarak tüm askeri üslerin kapatılması talepleri etrafından ekonomik ve politik anlamda emperyalizmden tam anlamıyla bir kopuş için mücadele sürdürülebilir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.