Erkek adaletin insafına değil, mücadelemize güveniyoruz!

Çocuklarının, yakınlarının, kız kardeşlerinin yaşam hakkını savunmak için kadınlar Mayıs ayı boyunca adliyeleri boş bırakmadılar.

15 Mayıs’ta Ankara’da Şule Çet’in ikinci duruşması görüldü. Şule Çet (23), patronları tarafından istismar edildikten sonra çalıştığı plazanın 20. katından aşağı itilerek öldürülmüştü. Duruşma salonuna alınmamalarına rağmen yüzlerce insan “İntihar değil cinayet, Şule için adalet” dövizleriyle adliyenin kapısında beklemeye devam ettiler. Duruşmada Şule’nin psikolojisinin “babası para göndermedi diye bozulmuş olabileceği” iddia edildi ve yoksulluğunu kanıtlamak üzere banka hesaplarının incelenmesi talebiyle duruşma 10 Temmuz’a ertelendi. Öyle ki, dava süresince yargılanan sanıklar değil, Şule ve ailesi oldu. Sanıklardan biri duruşma salonunda “Kızına sahip çıksaydın” deme cüretini bile gösterdi. Oysa Adli Tıp raporu Şule’nin hayattayken boynunun kırılmış olabileceğinin ihtimalini açıkça ortaya koyuyor, yani ortada intihar değil cinayet var!

Erkek adalet diyoruz çünkü her gün onlarca kadın kocaları, babaları tarafından tecavüze uğruyor. Mahkemeler ise katilleri, tecavüzcüleri değil, ölen kadınların hayatlarını yargılıyor; olay günü üzerinde hangi kıyafetin olduğunu, saat kaçta nerede olduğunu sorguluyor. Katil erkeklerin ceza indiriminden yararlanmaları için temiz bir gömlek giyip kravat takmaları yetiyor. Ama kadınların erkekleri öldürdüğü davalar meşru müdafaadan bile sayılmıyor. “Hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım, sistematik olarak tecavüze uğradım” diyen Nevin Yıldırım, kendisine tecavüz eden adamı öldürdüğü için 7 yıldır tutuklu. Ne “iyi hal” ne de “haksız tahrik”ten indirim yapıldı ve 23 Mayıs’ta Yargıtay Nevin’in müebbet hapis cezasını onayladı.

Kadınlara reva görülen bu adaletsizlik tesadüf değil, bir politik tercihin, erkek adalet sisteminin sonucu. Devlet, yargısıyla, medyasıyla, aile kurumuyla ve toplumun bütününe yayılmış erkek egemen ilişkiler aracılığıyla, erkeği ve onun iktidarını korumayı tercih ediyor. Erkek egemen kapitalist sisteminin bekası için kadınları öldürmek de, tacizi ve tecavüzü sistematikleştirmek de “meşru ve gerekli” hale geliyor.

Kapitalizmin özellikle de kriz dönemlerinde meşruiyeti için erkek egemen ilişkilerden nasıl beslendiğini daha net görebiliyoruz. Kriz, işçi sınıfının geneline işsizlik, yoksulluk olarak dönerken, kadınlar için “aileye destek” olabilmek için en kötü ve en güvencesiz koşullarda istihdama katılmak zorunda kalma sonucunu da getiriyor. Sosyal politikalar gitgide gerilerken ailenin devamlılığını sağlayabilmek için daha çok yemek yapmak, daha fazla çocuk bakmak, yaşlı ve hastalara daha fazla zaman ayırmayı getiriyor. Çünkü kapitalizm kadın emeğini kriz dönemlerinde kapitalizmin ayakta kalma stratejisi olarak görüyor. Bunun sonucunda sermayenin ve erkek egemen sistemin kadınların emekleri ve bedenleri üzerindeki tahakkümü güçleniyor. İktidar bu tahakkümü güçlendirmek için muhafazakâr söylemleriyle kadını aile içinde görünmez kılmayı ve bütün bu işleri kadınlara yükleyebilmeyi amaçlıyor.

Çağrımız, bu adaletsizliğe karşı isyanımızla kadın dayanışmasını yükseltmek. Hem kapitalizme hem de ataerkiye karşı daha fazla mücadele etmemiz gerekiyor. Erkeklere kıyasla krizin yükünü çok daha fazla üstlenmek zorunda kalmak istemiyoruz. En ucuz ve en kötü koşullarda çalışıp, üstüne üstlük kocadan, patrondan gelen erkek şiddetiyle boğuşmak kaderimiz değil. Bu yüzden Şule Çet için adalet istiyoruz, bu yüzden “kadına yönelik şiddet politiktir” diyoruz. Erkek egemen kapitalist sistem değişmedikçe kadın cinayetleri de son bulmayacak. Bu sisteme karşı erkek adalete değil, mücadelemize güvenmek zorundayız.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.