Her şey nasıl çok güzel olur?

YSK antidemokratik bir biçimde mevcut rejimin zaten dar olan hukuk sınırlarını ihlal edip İstanbul seçimlerini iptal etti. İmamoğlu’na oy veren işçi ve emekçilerin iradesi yok sayıldı.

Sandık gaspının ardından AKP kadroları İmamoğlu’nun sloganını çekip çevirerek “Her Şey Daha Güzel Olacak” haline getirdiler. Ben de pek çok işçi ve emekçi gibi bir sandık gaspının ardından Yıldırım’ın kazanmasının her şeyi daha güzel bir hale getirmeyeceğine inanıyorum. Zira Hamidiye Su, İSKİ, ISPARK vb’nin yandaşlara ihale edilmesi dışında bir şehircilik planı olmayan AKP’nin, yandaşlarını memnun etmek için her şeyi daha da kötüleştirmek dışında bir çaresi yok.

Bir diğer alternatif olarak 23 Haziran’da ilk kazanan olan İmamoğlu’nun sandıktan yeniden çıkması her şeyi çok güzel yapabilir mi? Aynı adlı filmi izleyenler bilirler. Cem Yılmaz’ın umut taşıyan her sorusuna Mazhar Alanson’un canlandırdığı karakter uykulu bir ses tonuyla “hayır” yerine şöyle yanıt verir: “Bilemiyorum Altan.”

Biz İDP olarak 31 Mart seçimlerinde işçiden emekçiden yana bağımsız adayları işaret etmiştik. CHP’nin ise rejime karşı çıkma derdinde olmadığını, hatta yerel seçimleri normalleştirerek rejimin bir parçası olmayı istediğini ifade ettik. Ancak tüm varlığı bir kişide kristalize olan rejim Erdoğan’ın yakın çevresindeki patronların ve MHP’nin baskısı ile seçimleri tanımadığını ilan etti. Bu süreç içerisinde İmamoğlu’na oy çağrısı yapmamış olsak da ona oy veren dostlarımızı, kardeşimizi, kısacası hiçbir işçi ve emekçiyi yalnız bırakmayacağımızı ifade ettik, bırakmayacağız da.

AKP’nin antidemokratik baskılarına karşı duranın kim olursa olsun otomatikman iyiliği-güzelliği getirebileceğine inanmıyoruz. Çünkü AKP’nin antidemokratik uygulamalarının kökü kendi özündeki gericilikte değil, sermayenin ihtiyaçlarında bulunmaktadır. Tek Adam rejimi, Milli Selamet Partisi’nden bu yana arzulanan bir fikir değil, bizzat Türkiye büyük burjuvazisinin ihtiyaçları ile ortaya çıkan bir sistemdi. Türkiye büyük burjuvazisi, emperyalizm ve AKP’nin çevresindeki zenginler kliği Türkiye’deki devlet bürokrasisinin daha hızlı bir sermaye birikimini engellediğini söyleyerek bürokrasinin azaltılması ve merkezileştirilmesi bağlamında uzlaşıyorlardı. Bu programı hayata geçirip bu üçlü soyguncular çetesinin çıkarlarını bir potada eritmeyi başaran AKP gerçek gücünü buradan alıyordu.

Erdoğan TÜSİAD’ı azarlarken haklı: Koç grubu, Erdoğan iktidarı altında tarihsel kâr rekorunu kırdı ve bunu büyük ölçüde Erdoğan’ın özelleştirme politikalarına ve mevcut başkanlık rejimine borçlu. Öte yandan TÜSİAD da demokrasi aşığı olduğundan ve aydınlık bir Türkiye istediğinden değil, sermayenin en acil ihtiyaçlarının Erdoğan’ın çeperindeki zenginlerin ihtiyaçları adına geri plana itilmesine kızgın. Bu ihtiyacının şimdilik daha demokratik görünen bir kısım tedbirle (seçim sonuçlarının tanınması, hukukun “üstünlüğü” gibi) ifade etse de koşullar değiştiği anda en baskıcı rejimleri de onaylayabileceğini –tıpkı 12 Eylül’ü destekledikleri gibi- biliyoruz.

Buna karşılık elbette ki umuda, ama kalıcı ve güvenilir olanına ihtiyacımız var. Çünkü gerçekten de karanlık bir durumdayız. Türkiye bir iç savaş içerisinde desek yeridir. Ancak bu iç savaş burjuvazinin iki kanadı, AKP ve CHP, Aleviler ve Sünniler, Kürtler-mülteciler ve diğerleri arasında geçmiyor. Üstelik gözümüzün önünde yüzlerce canı alıyor! Geçtiğimiz hafta İstanbul’un göbeğinde, Kadıköy’de bir binada yangın çıktı ve içerisindeki iki emekçi kardeşimiz öldü. Bir önceki ay tüm Türkiye’de en az 145 işçi iş cinayetine kurban gitti. İşte iç savaş burada geçiyor.

Şu anda Türkiye’de siyasal demokrasi talepleri ile emek mücadelesi son derecede iç içe geçmiş bir durumda. Patron örgütleri, dünyada en az hastalık izninin kullanıldığı ülkelerden biri olduğumuzu raporluyor ancak daha fazla kâr için hastalık izinlerinin azaltılması için baskı yapıyorlar. Her şeyi bütünüyle ele alabilecek hak mücadelelerinin yasaklanmasına (grevlerin yasaklanması) ya da iş cinayetlerine tek ses çıkarmıyorlar.

Bugün işçilerin ezici çoğunluğu bizimle aynı fikirde değil. Ancak bu işçilerin hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmiyor. İşçiler mücadele ediyorlar. Tüpraş’ta hakları için ve tüm baskılara rağmen mücadele ediyorlar, İstanbul’da sandık gaspına karşı ses çıkarıyorlar. Ancak her şeyin gerçekten güzel olabilmesi için, siyasal demokrasiyi savunurken her zamankinden çok ve her şeyden fazla işçi sınıfının patronlardan ve devlet bürokrasisinden bağımsızlığını sağlamak için çabamızı sürdürmeliyiz.

Kriz karşısında çıkacak patron paketi demokratik bir ortam içerisinde ve özgürlükler dahilinde hayata geçemez. Ekonomik yıkıma karşı ve siyasal demokrasi için sendikalarımıza gitmeye, işçiden-emekçiden yana olduğunu ifade eden parti ve kurumlarla emek merkezinde, krize karşı ve siyasal demokrasi talebi ile birleşmeye ihtiyacımız var.

Önümüzdeki sürecin güzellikler getirmesi, bu görevi layıkıyla yerine getirip getiremeyeceğimizle belirlenecek.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.