23 Haziran: Dönülmez akşamın ufkunda mıyız?

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” denir. Ne doğru bir söz! 31 Mart öncesi, “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” deniyordu. Şimdi “kazanç sembolik” deniyor. 31 Mart öncesi ölümden öte köy yoktu; her şey beka ile başlayıp beka ile bitiyordu. Şimdi “demokrasi” kazandı deniyor.

6 Mayıs YSK kararıyla namusu kurtarılmaya çalışıldığı iddia olunan demokrasinin kötü yola düşmeden “kazanmış” olmasına şükür mü demeliyiz?

İmamoğlu şu an Demirtaş’ın yanında değilse bu iktidarın “iyi niyetinden” öte, şartların “müsait” olmamasıyla ilgili değil mi? Başta “it” mevzuu olmak üzere bükemediği bileği kırmak için iktidar çok heves etmedi mi? Bugün işlerin “atı alan Üsküdar’ı geçti” şeklinde gidemiyor olması, güçler dengesinin iktidar için “müsait” olmamasından kaynaklı. Bunu biliyoruz! Yoksa birden sandık ve millet iradesi aşkları depreştiği ve demokrat olmaya karar verdikleri için değil! İşte bu yüzden hafıza-i beşer; çünkü fark azken 31 Mart sonrası ya tutarsa diyerek tüm yolları denediler.

Tarihin cilvesi, 23 Haziran’da fark bu kez 58’le çarpılarak 806 bin olarak tecelli etti. Bu kadar çarpılınca deneyecek halleri kalmadı. 16 Nisan 2017 rejim referandumunda ve 24 Haziran 2018 başkanlık seçimlerinde minareyi kılıfına uydurduğunu sanan Cumhur İttifakı, icat ettiği sistemde gerçekleşen ilk seçimlerde böylece yenilgiden öte tarihi bir hezimet yaşamış oldu. Üstelik bu hezimetin taşlarını birer birer, özenle, kendileri döşediler…

Peki, bitti mi, yeni mi başlıyor?

Tek sorun gerici Cumhur İttifakı ve tek hedef onun kaybetmesi olsaydı, bu tabloya göre evlere dağılabilirdik. Her şey çok güzel olduğu için değil, nasıl olsa bunu kitleler adına yaptığını söyleyen birileri olduğu için! Lakin mesele o kadar basit değil! Konuşmaya “faşizm” diye başlayıp sonunda “uzlaşma” diye bitirenlerin Türkiye’nin gerçek sorunlarının çözümü önündeki en önemli engellerden olduğunu bilelim. Her şeyi değiştirerek hiçbir şeyi değiştirmemek numarasına karşı başta işçi sınıfı ve emekçi kitleler olmak üzere tüm toplum uyanık olmalıdır. 31 Mart-23 Haziran arası 84 günlük sürede yüz binlerce insanın kararını bir kutuptan öbür kutba değiştiren etmenin umuttan öte bıkkınlık ve tepki olduğunu görmek gerekir. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere kitlelerin devasa sorunları ve beklentileri var. “Mış” gibi yapılırsa, hep olduğu gibi, kazançlar ışık hızıyla kaybolur. Adil ve eşit bir bölüşüm düzeni uğruna mücadele edilmeden şapkadan çıkacak olan bir kez daha eşitsizlik ve hayal kırıklığı olacaktır. “Sol” görünümlü olsa bile başka bir neoliberalizm mümkün değildir. Uygulayıcısı CHP/İmamoğlu olduğu için sömürü düzeni daha “makul” olmaz. Tam bu noktada solda hemen her durumda tanık olduğumuz demokratik yanılsamanın ve emek eksenli mücadeleyi erteleme anlayışının bir kez daha bu çerçevede ön aldığını görüyoruz. Yaşam biçiminden laikliğe, her biri temel önemdeki meselelerde kutuplaşmanın içinden çıkılamaz bir hale gelmesinin nedeni esas kutuplaşmanın yani emek-sermaye kutuplaşmasının göz ardı edilmesidir. Kısacası sorun kutuplaşmada değil yanlış kutuplaşmadadır. Türkiye’nin bugün hiç olmadığı kadar gerçek bir sınıfsal kutuplaşma programı ve anlayışına ve mücadelesine ihtiyacı bulunuyor.

Fabrika ayarlarına dönmek!

Tam bu noktada sağdan sola, tekmili birden sistemin tüm sözcülerinde RTE’nin asabiyetine son vermesi ve yeniden o eski mutlu mesut fabrika ayarlarına dönmesi yönünde umut değil ama büyük bir beklenti, temenni olduğu görülüyor. Yani “reis” şöyle bir-iki adım geri atsa bütün sistem büyük bir soluk alacak! Bu yönde en ufak bir niyet ve çabası bulunmayan RTE/AKP fabrika ayarlarına istese de dönemez! İki nedenle: Bir, artık öyle bir fabrika ayarı yok; iki, RTE/AKP geri dönüşü olmayan, tek yönlü bir yolculuğa çıkmış durumda. Ve bu yolculukta mutlu son olmadığı gibi herhangi bir iflah olma ihtimali de bulunmuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İstanbul tekrar seçiminin “selametle” neticelenmesi üzerine İmamoğlu’nu tebrik ederken “Türkiye’nin uzun ve gururlu bir demokrasi geleneği var…” açıklaması yapmış. Uzaktan bakınca nasıl göründüğünü bilmiyoruz lakin Türkiye’nin ne uzun ne de gururlu bir demokrasi geleneği olduğunu söyleyebiliriz. Bildiğimiz tek gerçek, bizleri kurtaracak olanın kendi kollarımız olduğudur. Sadece uğruna mücadele ederek kazandıklarımız bizimdir, ki kazanmak da yetmez onları korumak da gerekir. Korumak ise sadece ve sadece örgütlü olmakla ve mücadeleyle mümkündür.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.